İlginç tesadüflerle Apricot Tree Uluslararası Etno Film festivalindeyim. Ermenistan’a bu ilk gelişim ve inanılmaz heyecanlıyım, bir yandan da şaşkın.

Etrafta teyzeme, dayıma benzeyen bir sürü insan var, genç olanlarla İngilizce konuşarak başladık yakınlaşmaya, yaşça daha kıdemli olanlarla da sıcak gülümsemeler hoşgeldinler var aramızda. Bakışlarıyla sevip saran yabancı hissettirmeyen bir halleri olur onların bilirsiniz.

Festivalin sorumlusu hem akademisyen, hem de iyi bilinen bir yönetmen olan Garegin Zakoyan’la tanışmam en güzeliydi. İlk cümlesi senin gözlerin Ermeni oldu. Ben de kendisine, İngilizceden Ermenice’ ye çeviren Tatev sayesinde sadece gözlerim değil, komple Ermeni olabileceğimden, zaten bir vakitler beraber yaşamış olduğumuzdan bahsettim. O zaman yüzünde kocaman bir gülümsemeyle sarıldı.

İlginç karşılaşmalar ve tanışmalar üç gün boyunca sürdü. Bunlardan biri festivalin düzenlendiği otelde tanıştığım Mısırlı Ermeni bir kadındı. Ailesi Dersim’den 1914 soy kırımından kaçarak Mısır’a yerleşmiş. Bu yüzden, doğum yeri Mısır, ama şu anda basta eğitim amaçlı gittiği, daha sonra oranın vatandaşı olmaya karar verdiği Kanada’da yaşıyor. Otelde rahat bir şekilde İngilizce konuşabildiğim yaşça en büyüğüm oydu ama festival için gelmemişti. Her yıl tatillerini çoğunlukla ya Ermenistan’da ya da Türkiye’de geçirdiği için, bu yıl da Erivan’daki Silk Road oteline Ararat’ı (Ağrı dağı) izlemek için gelmişti.

Sanırım artık filmlerden bahsetmeliyim, ne de olsa bir film festivalindeyim.

2014’te Folk Art Merkez Yönetim Kurulu, Apricot Tree Uluslararası Etno Film festivalini düzelemeye karar veriyor. Bu kurulun ana üyeleri aynı zamanda Golden Apricot Uluslararası Film Festivali üyelerinden ve Ermenistan’daki ünlü Etnoğraflardan oluşuyor.

Festivalde yarışma dışı filmler de gösterildi. Bunlardan en ilginci Ermeni ve Kürt sineması açısından tarihi bir öneme sahip olan Hamo Beknazaryan’ın Zare (1926) filmiydi. Kültürel ve toplumsal yaşam normlarıyla dolu bu filmi elbette tavsiye ediyorum*.

Yarışan filmlerin hepsinden bahsetmek gerçekten zor ama jüri özel ödüllerini alanlardan ve bizi temsil eden filmlerden bahsedebiliriz.

Monika Pawluczuk’un yönettiği “When I am Bird” filmi 30 dakikalık belgesel filmleri arasından seçildi. Ailesiyle Burma -Myanmar-’dan Tayland’a göç etmiş ve bir kızını geride bırakmış bir kadının hayatına kısaca değinen, size bu insanlar da kim nerede yaşıyorlarmış böyle dedirten, bambaşka bir kültüre pencere açtığınız bir belgesel.

Rosemarie Blank’in “Berlin Diary” belgeseli, 2010 ile 2011 arasında Berlin’de yaşayan Türk, Kürt ve Araplardan oluşan yabancıların portrelerini yansıtıyor. Son derece doğal ve gerçekçi.

Saeed Hadadı’nın “Here is Tehran” belgeseli gençler ve öğrenci kesim tarafından başlatılan grafiti hareketinin İran kültür, toplum ve sanatını nasıl etkilediğini anlatan eğlenceli ve şaşırtıcı bir çalışma.

Hamid Jafari’nin “Thus Spoke The Yeoman belgeseli Ferdosi’nin yazdığı Şehname adında çok eski bir kitabın İran kültürü üzerindeki etkisini anlatıyor. Bunu yaparken yaşlı ve genç kuşak arasındaki farklılıklara da değinmesi kendi kültürünüzde olup biten değişimleri hatırlamanızı sağlıyor.

Benjamin Gevorgyan’ın “Far Away Close” belgeseli Ermeni bir kadınla Çinli bir adamın yaşadığı aşkı anlatıyor. Farklı kültürlerden kopup gelen bu iki insanın birbirlerinin yaşam tarzlarına uyum sağlarken karşılaştıkları zorlukları ve değişimleri anlatan ilginç bir aşk hikâyesiydi, ayrıca festivalin en iyi belgesel filmi olduğu kanaat getirilerek, jüri özel ödülünün yanı sıra, para ödülü de aldı.

Bizi heyecanlandıracak diğer iki filmi sona sakladım. Zekeriya Aydoğan’ın “Naked” -Silfitazı “Çırılçıplak”- ve Kazım Öz’ün “Once Upon a Time” -He Bu Tune Bu “Bir Varmış Bir Yokmuş”- belgeselleri.

Zekeriya Aydoğan’ın yıllarca hem ölü yıkayıcılığı hem de ebelik yapan annesinin ilginç yaşam öyküsünü konu alan Silfitazi filmini çok beğenmiş ve üzerine yazmıştım daha önce. İlgilenen dostlarımız buradan okuyabilirler.

Ancak Kazım Öz’ün “Once Upon a Time” filmi benim için hem sürpriz hem de Kazım Öz sinemasıyla ilginç bir tanışma anı oldu: Once Upon a Time belgeseli Türkiye’de mevsimlik işçilerle ilgili yapılmış en iyi çalışmalardan biri ve konuyla ilgili çok değerli bir belge diye düşünüyorum.

Ve Kazım Öz bu belgeseliyle Apricot Tree Uluslararası Etnoğrafya Film festivalinin jüri özel ödüllerinden birini aldı.

Kazım Öz sineması…

Kazım Öz

Kazım Öz

Diyebilirim ki en değerli bulduğum yanı, kamerasını doğrulttuğu insanlarla kurduğu diyaloğu, onları rahat hissettirek doğal tepkilerin anlatımların ortaya çıkmasını sağlaması.

Kazım Öz’ün filmlerini izledikten sonra, Türkiye’de film tartışmalarının iki yönetmen çevresinde dönmesini ve onun sinemasının bu denli ilgisiz kalmasını gerçekten anlayamadım.

İnsan en iyi geldiği toprakları anlatmakla mükellef sanırım. Kazım Öz de Dersim coğrafyasını tüm doğallığıyla anlatan bir sinemacı.

Tek sorun sanırım Dersim’in sinema için pek popüler bir bölge olmaması. Diğer bütün mecralarda olduğu gibi burada da biraz ‘öteki’. İlgisizliğin kaynağı da bu belki.

Biraz sakıncalı ya da öteki olan bir yerde sinema yaparken yeterli ilgiyi görmemenin dışında daha acil sorunlarla karşılaşıldığı da muhakkaktır herhalde.

Velhasıl, Orhan Veli’nin de dediği gibi “Sıkıntılar duradursun şairliğimle yetinir avunurum” Biz de sinema yapılırken ki sıkıntılar duradursun diyelim, Kazım Öz’ün filmleriyle avunalım…

Once Upon a Time Bir Varmis Bir Yokmus.

Yazları memleketlerinden çalışmak için yola çıkan mevsimlik işçilerin dramı çalışacakları yere doğru ulaşmaya çabalarken başlıyor. Hiçbir güvenliği olmayan üstü açık kamyonetlerde başladıkları yolculukları, gittikleri yerde uzun çalışma saatleri ve barınmak için kaldıkları naylondan çadırlar eşliğinde devam ediyor. Bu eziyet özellikle kadınlar üzerinde daha tahrip edici bir boyutta. Aynı işi yapsalar da sadece kadın oldukları için daha düşük ücret alıyorlar. Tarlada çalışmalarının üstüne çadırlardaki işler ve çocuk bakımı da ayrıca onların üzerinde. Konuyla ilgili linkteki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.

Kazım Öz bu tabloyu tüm doğallığıyla ve sorunun hiçbir penceresini kapatmadan yansıtıyor belgeselinde. Sera sahibi kimdir, çalışanlara nasıl davranır, onları denetlemesi için kimi tutar, bu işte kim kazançlıdır ve en çok kim ezilir, tüm bu zorluklara rağmen bu insanların günlük yaşamları esprileri ve aşkları nasıldır, bu konuların hepsine not düşüyor Bir Varmış Bir Yokmuş belgeselinde.

Yönetmenin bu filmini izledikten sonra diğerlerini izleyerek onlara da değinmek istedim elbette.

Ax (Toprak – 1999)

filmi, onun sanırım en hüzünlü filmlerinden. Dersim’de köyü boşaltıldıktan sonra orayı terk etmeyen yaşlı bir amcanın yalnızlığını, zaman zaman köyün eski halini hayal edişini anlatıyor.

2001’de çektiği Fotoğraf filminde, kiminle nerede karşılaşacağımızı kestiremeyeceğimiz bir yolculukta öğrenilmiş ön yargılarımıza değiniyor.

Ve Diğerleri..

2006’daki Uzak -Dur- filmi, Dersim’in bir çok köyünün ortak profilini çizen, Kazım Öz’ün kendi köyünden yola çıkarak yaptığı bir belgesel. Köyle ilgili dikkatinizi çeken ilk şey, altmış yetmiş yaşın altında orada kimsenin yaşamaması oluyor. Köy nüfusunun neredeyse tamamı yurt dışına göç etmiş, gidemeyenler ise büyük şehirlerde yaşıyorlar. Yönetmenin her iki tarafa da birbirlerine ait görüntüleri izletmesi ve o tepkileri de çekmesi, ortaya gerçekten hüzünlü bir tablo çıkarmış.

2007’de çektiği, Fırtına (Bahoz) filmi Dersim’in bir köyünden üniversiteyi kazanarak İstanbul’a gelen bir çocuğun karşılaştığı çevreler ve gösterdiği değişimi konu alıyor. Filmde örgüt içinde alkole yahut sevgili sahibi olmaya yönelik yasaklara değinilmesi, iki sevgili arasındaki doğal çıplaklığın cesur bir şekilde sunulması güzel ayrıntılar diye düşünüyorum.

2012’de çektiği Sewaxan (Son Mevsim: Savaklar) belgeseli “Benim ülkemde kar güzel yağar, uykusu da tatlıdır” sözleriyle benim için ayrı güzel. Islıklarıyla ünlü bir yönetmen olduğunu da yine bu belgeseliyle keşfettim.

Bu çalışma, Dersim’de dört ayrı mevsimin yanı sıra, hayvancılıkla geçinen nüfusun ne büyük zorluklarla hayvanlarını yetiştirdiklerini ve çektikleri bu eziyetin yanında emeklerinin karşılığı olmayacak bir meblağa ile ticaret yapmaya çalışmalarını anlatıyor.

Yakında gösterime girecek olan, çekimlerinin Afyon, Dersim ve New York’ta tamamlandığı Zer filmini sabırsızlıkla beklemekteyim.

Doğunun limanlarından biriyle ilgili biraz fikir sahibi olmak isterseniz Kazım Öz sinemasıyla tanışın derim.

2006'da Ankara Üniveritesi, Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi felsefe bölümünden mezun oldu. 2008'de Philadelphia'da Drexel Üniversitesi'nde ELS (ingilizce dil eğitimi) alarak, Drama Club'a katıldı. 2011'de Londra'ya taşınarak, Gloucestershire Üniversitesi'nde, lisan üstü eğitimini tamamladı.2015'te Istanbul'a yerleşti. 2013 ten beri Radikal blogta sinema, tiyatro, gündem vs üzerine yaziyor.

Özlem Atik

Comments are closed.