Yüzey göründüğü gibi değildir, çünkü yüzeyde kabul, yüzleşme ve sorgulama birleşir.

‘Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır.’ sözünü duymuşsunuzdur. Pop Art dediğimizde aklımıza gelen ilk isim Andy Warhol’un öngörüsü diyorum ben buna.
Pop Art‘ın parlak çocuğunun yıllar önce İstanbul’daki bir sergisinde orjinal eserlerini görme şansım oldu. Daha sonraları bir kaç sergisine daha rastladım ama sanırım gezdiğim en kapsamlı Andy Warhol sergisi İtalya’nın Pisa şehrinde düzenlenenmiş olan sergiydi. Zira orada ilk defa kısa filmlerini de izleme şansım bulabilmiş kendisi hakkında derinlikli fikirlere sahip olabilmiştim…
Hastalıklı ve çirkin fiziği yüzünden hayatı boyunca sağlıksız bir ruh halinin içine bürünmüş, aynı zamanda çoğu kez yüksek egosuna yenik düşmenin zararlarını da görmüş olan Andy’nin tüm hayat hikâyesi oldukça ilginç detaylar taşıyor.


İşte kendi hayatını da tam Pop Art’a yakışacak şekilde yaşayıp, tüketen Andy Warhol’un hikâyesi…

20. Yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan Warhol, Pittsburgh’da, son derece yoksul Warhola ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Oldukça çekingen ve içine kapalı bir yapıya sahip olan Andy, parasızlık yüzünden oyuncak alamadıkları için, annesinin onu yönlendirmesi ile resim yapmaya başladı. Sekiz yaşında St. Vitus’un dansı adı verilen, kasların istem dışı sallanması hastalığına yakalanan ve aynı zamanda cildi de pençe pençe olan Andy arkadaşlarının onunla dalga geçmesi yüzünden onlarla iletişim kurmak yerine, onları izlemeyi ve yalnız kalmayı tercih ederek saatlerce resim yapmaya başladı. Böylelikle de sanat kariyerine doğruda ilk adımlarını atmış oldu.

Çok dindar olan annesinin onu her pazar katolik kilisesine götürmesiyle aslında oldukça dindar yetişmiş Andy’nin aklı bir yanda da Hollywood’ın ışıltılı hayatındaydı ve daha o zamanlar ünlü olmayı kafasına koymuştu. Üniversite okurken yine o çekingen tavırlara sahip olan Andy, etrafında işine yarayacak her şeyi gözlemler ve günün her saatini çalışarak değerlendirir, herşeyi artan hırsının bir parçası haline getirmek isterdi. Kız arkadaşlarının yanında bulunmaktan çok zevk alan ancak erkeklere ilgi duyan Andy, bunu hep gizli tuttu. Andy’yi aşkından daha fazla ilgilendiren şey ünlü olmaktı.
Sanatçı kariyerine, New York’taki bazı dergilere illüstrasyon yaparak başladı. Çalıştığı bir derginin metin editörü yanlışlıkla soyadının sonundaki A’yı çıkarınca bilinir adı Warhol olarak kaldı ve kendiside bu ismi sevdi ve benimsedi.
Andy’nin zarif ve zeka dolu çizimleri 1950’lerde onun başarıya ve hayatında ilk kez ekonomik varsıllığa ulaşmasını sağladı. Aniden zengin olmasıyla, çocukluğundan beri arzuladığı gibi elit sosyal ortamlara girdi ama içinden acı çekiyordu çünkü cildi kötüleşiyor ve saçı dökülüyordu. 50’li yılların sonuna doğru burun ameliyatı oldu, lekeli cildi için yüzlerce ilaç denedi ve peruk takmaya başladı. görünümü konusundaki güvensizliği, yeni yeni incelemeye başladığı eşcinsel dünyasında daha da arttı. Bu dünyada güzellik çok önemliydi. Eşcinsel barlara sık sık gidiyor ama gerçek ilişkilere girecek kadar kendini açamıyordu.

Andy Warhol

“Sanatçı, insanlara olmasa da olan, ancak bir nedenle onlara vermenin iyi bir fikir olduğunu düşündüğü şeyleri üretendir.”

“Sanatçı, insanlara olmasa da olan, ancak bir nedenle onlara vermenin iyi bir fikir olduğunu düşündüğü şeyleri üretendir.”

1960’ların başında Amerika’nın yakaladığı ekonomik başarı, toplumda tüketim ürünlerine aşırı bağımlılık oluşturmuştu. Andy Warhol, bu kültürel tartışma konusuna Temmuz 1962’de açtığı Campbell’s Konserve Çorbaları sergisiyle doğrudan girdi.
Sanatçı, sıradan bir objeyi aldı ve ona sanat dedi ve bunu yapmış olması, doğrudan sanata ve tüketim kültürüne aynı anda devrimci bir bakış sağlamış oldu. Mutfağındaki objeleri kitsch‘e dönüştürerek sanat dünyasında bir yıldız oldu. izleyenleri sergilerine akın ettiler ve yapıtlarını kapıştılar. daha sonra Andy tıpkı çocukluğunda yaptığı gibi, gözlerini Hollywood’a ve günün pop sanatçılarına çevirdi. Trajik kahramanları neredeyse dini sembollere dönüştürerek halkın ilgisini kazandı.
1963’e gelindiğinde Andy Warhol‘un mutlu olması için birçok nedeni vardı. Arkadaş çemberi ve hayranlarının sayısı giderek büyüyordu. İşleri iyi satıyordu ve harcayacak çok parası vardı. Böylece kendine küçük bir film kamerası aldı ve çocukluğundan beri tutkusu olan sinemayı denemeye karar verdi.
Felsefesi çok basitti: en sıradan faaliyetlerin üzerinde odaklan, onlar çok ilgi çekici hale gelene kadar…
Birçok eleştirmenin aklı karıştı, filmleri gereksiz ve anlamsız buldular. Her zamanki gibi Andy tüm kuralları yıktı. Çoğu kez kamera doğru odaklanmamıştı, senaryo ve kurgu yoktu. 

Warhol’un küçük yıldız fabrikası ve dur durak bilmeyen sanat yapımı 1960’ların ortalarında Amerika’daki canlılığı ve ayaklanışı yakalamıştı. Hatta fabrika’nın içinde atmosferi yaratan bir grup bile vardı: Velvet Underground.
Popüler kültürde neredeyse herkes, Andy Warhol’un çılgın büyü ve karmaşa laboratuarının bir parçası olmak istiyordu. Sanatçı ise ‘zihninin kocaman bir boşluk’ olduğunu söylüyordu ve kendisi sadece diğer insanlardan fikir alıyordu. İşte bu nedenle Fabrika’nın kapısı hep açıktı, onunla paylaşacak fikri olan herkes girebilsin diye…

1967 yılı sonunda Warhol çevresine çarpıcı bir grup insanı toplamış; artık yaratıcı anarşistler, travestiler, uyuşturucu bağımlıları Fabrika‘nın çılgın ve kaotik dünyasında buluşuyor, özgürce dolaşıyorlardı. Warhol ise pasifti, durum kontrolden çıktığında da ne durumu ele almak istedi ne de bunu becerebildi. Böylelikle 1968 Yazında daha henüz 39 yaşındaki Andy Warhol, Fabrika‘sının parçalanmasını izlemek zorunda kalmıştı. 

Valerie Solanas adlı bir kadını “ben, bir erkek” filmi için angaje ettiğinde kendisinin de Fabrika’dan çıkmasına neden olacak adımı atmış oldu. 
İşte bu hayatın sanatı taklit ettiği korkunç bir durumdu.
Solanas filmde erkeklere karşı nefreti sürekli kaynayan, radikal bir feministi oynuyordu ama hiçte rol yapıyor gibi de görünmüyordu. 3 haziran 1968’de 32 kalibrelik bir silahla Fabrika’ya girdi ve Warhol’un direkt göğsüne ateş etti. Ameliyatta Andy’nin göğsü açıldı ve kalbine masaj yapıldı. Buna rağmen aynı gün Warhol klinik açıdan ölmüştü, acil müdahale ile doktorlar onu hayata geri döndürdüler ve sanatçı bu halde tam dört hafta geçirmek zorunda kaldı.
O sırada Gazete manşetleri “Aktris Andy Warhol’u vurdu!”, olarak atılmaya başlandı. Olayın ardından tutuklanan Valerie Solanas, Warhol’u vurduğunu itiraf etti ancak cezası üç yıl psikiyatrik hapishanede kalmak oldu. Çok zor bir dizi ameliyata dayanmak zorund kalan Warhol iki ay sonra hastaneden çıktı ama artık değişmişti. Yaşamının geri kalanını belinde sıkıntı veren bir korseyle geçirmek zorundaydı.

Andy Warhol

(Yüzey göründüğü gibi değildir, çünkü yüzeyde kabul, yüzleşme ve sorgulama birleşir.)

“Fantezi aşk, gerçek aşktan kat kat daha iyi. O işi hiç yapmamak çok heyecan verici. En heyecan verici çekimler, hiç birleşmeyen iki zıt kutup arasında.”

Dinlenme sürecinden sonra Warhol, sanat dünyasındaki yerini tekrar kazanmak için birkaç kışkırtıcı iş yaptı. Örneğin 1976’da yaptığı kafatası ve travesti serileri gibi. Ancak Amerikalı eleştirmenler Pop’un prensinin gerçekle bağlantısını kaybettiğini söylüyorlardı artık. Andy gelecekte herkesin 15 dakikalığına dünyaca ünlü olacağını söylemişti ama kendisinin 15 dakikası çok daha uzun sürüyordu ve ünlü olmak, onun en büyük tutkusu gibi görünüyordu.
1987’nin başlarında Warhol’un kronik sağlık sorunları giderek ağırlaşmaya ve kötüleşmeye başladı. Şubat’ta bir gece kulübündeki moda defilesine katılan sanatçı zoraki gülümsüyordu artık. “Son Yemek” adlı son işini bitirmek için kalan tüm enerjisine ihtiyacı vardı. Bu sergi onun, son yıllardaki en büyük başarılarından biri oldu.

Arkadaşlarına hastanelerden çok korktuğunu, girerse sağ çıkamayacağına inandığını söylüyordu. “Son Yemek” sergisinin açılışından sadece birkaç hafta sonra mide sancıları o kadar kötüleşti ki hemen New York hastanesine kaldırıldı. Safra kesesi alındı ancak bir daha hiç uyanamadı.
Sabah 5:30 da kalp krizi geçirdi, kurtarma çalışmaları sonuç vermemişti ve 6:31 de pop’un kralının kaybedildiği resmen ilan edildi.

Kendisinin ölüm hakkında söyledikleri hala sevenlerinin kulaklarında uğulduyor: “Ben ölüme inanmıyorum. Çünkü birisi öldüğünde sadece üst mahalleye gittiğini düşünüyorum. Bloomingdales’e gidiyorlar ve geri dönmeleri biraz daha uzun sürüyor.”

Andy Warhol

En bilindik çalışmalarından biri olan “Gold Marilyn Monroe” – 1962

Esra Karaduman

Comments are closed.