Sene 1975. Boğaz’da puslu bir kış günü. Güzel Sanatlar Akademisi’nin Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’ndeyiz. Işıklı, geniş, asma katlı bir mekân…

Tavana kadar yükselen pencereler Boğaz’a bakıyor. Hemen alt katımızda Heykel Bölümü var. Atölyenin pencereleri Heykel Bölümü’nün ufak bir avluya benzer çatısına açılıyor.


Asma katın bir köşesinden rengârenk bir Anadolu kilimi uzanıyor aşağıya. Atölyenin girişinde Bedri Hoca’nın “Yemin” yazısının bir tarafında El Greco, diğer tarafında yine bir Anadolu kilimi asılı.

“Bugüne kadar resim sanatı alanında
Yapılagelmiş olanları inceleyeceğime
Kendini bütün dünyaya kabul ettirmişler
Arasında beni en çok saranlarını ayırarak
Onlara kendi aramalarımı, denemelerimi
Katacağıma
Alışılagelmiş, basmakalıp, hazırlop
Klişeleşmiş çiğnene çiğnene tadı tuzu
Kalmamış hiçbir şeyi tekrarlamayacağıma
Elimden çıkan her çizgiye
Her lekeye
Her renge
Her beneğe
Kendi aklımı
Kendi tecrübemi
Kendi tasamı
Kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma
Aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak
Gözüm, kulağım, burnum,
Elim, belim, dilim, derim üstüne
Yemin ederim”
(1)

İçeride hummalı bir çalışma var. Poz veren modelin kılı bile kıpırdamıyor. Birkaç arkadaşım ve ben atölyede yeniyiz. Bedri Hoca, bizi atölyesine seçtiği için mutluyuz.

Asistanımız İbrahim Örs, sakin kişiliği ve yardımseverliği ile hepimizle yakından ilgileniyor. Kendisinden yardım isteyen bir öğrenciyle birlikte pencerelerden geçip Heykel Bölümü’nün çatısına çıkmışlar. Şasi çakıyorlar.

Birdenbire atölyenin kapısı gürültüyle açıldı. Paravanın gerisinden Bedri Hoca’nın öfkeli sesini duyduk. Hepimizi bir telaş aldı. Sigara içenler hemen sigaralarını söndürdüler. Modelimiz kendine çeki düzen verip pozunu düzeltti.

İçmeyin şu zıkkımı!” diye bağırarak içeri girdi Hoca. Sonra da “Mart kedisi gibi damlarda işin ne İbrahim?” diye seslendi asistanına. Bedri Hoca’yı daha önce hiç öyle öfkeli görmemiştim.

Hangi eşşoğlu eşşek karalıyor o heykelleri?” diye hışımla gürledi birden. Kimseden çıt çıkmadı.

Boylu poslu, iri yarı, heybetli, coşkulu, içten ve güler yüzlü biriydi Bedri Hoca. Ana gibi şefkatli, baba gibi koruyucu bir insandı. Ressamlığı, şairliği, yazarlığı kadar öğretmenliği ile de ünlüydü.

“Şairler ressam olduğum için, ressamlar da şair olduğum için kendilerinden saymazlar beni. Ressamlara sorarsanız iyi şiir yazar derler. Yazarlara sorarsanız yazarlığı şöyle böyle fakat iyi resim yapar derler. Ama öğretmenliğime laf edenin alnını karışlarım!” derdi her zaman.

Öğrencilerini mezun ettikten sonra da merak ederdi Bedri Hoca. Ne iş yaptıklarını, nasıl yaşadıklarını, resim yapıp yapmadıklarını bilmek isterdi. Devrim Erbil, Utku Varlık, Turan Erol, Orhan Peker, Nedim Günsür, Burhan Uygur ve Aydın Ayan gibi birbirinden değerli sanatçıların hepsi onun atölyesinden yetişmişti.

Hoca’nın öfkesinin saman alevi gibi olduğunu o gün öğrendim. Biraz sonra sakinleşip konuşmaya başladı.

Sizin yüzünüzden Profesörler Kurul Toplantısı’nda kavga ettim biraz önce! Sözde benim öğrencilerim Akademi’nin salonlarındaki kopya antik heykellerin orasına burasına münasebetsiz yazılar yazıyormuş! Beyler, ben öğrencilerime sanat eserini korumayı öğrettim! Benimkiler yapmaz öyle şey! Siz kendi öğrencilerinize bakın! Uğraşmayın benimkilerle, dedim!

Sözünü bitirdikten sonra o keskin bakışlarıyla bazı öğrencileri uzun uzun süzdü. Hepimiz suspustuk. Atölyesine ve öğrencilerine asla laf söylettirmeyen Bedri Hoca, canı ciğeri gibi sevdiği öğrencilerinin haylazlıklarını da iyi biliyordu.

Eğer bir daha şikâyet gelirse, o heykelleri yalatarak temizletirim size! Ona göre ayağınızı denk alın!” diyerek hepimize gözdağı verdi. Sonra da, “Sigarayı bıraktığımda camın bile kokusunu aldım! İçmeyin şu meredi artık!” diyerek tiryakileri tatlı tatlı azarladı.

Atölyede bir iki tur attıktan sonra, “Yeniler, yayın bakalım desenlerinizi yerlere!” dedi. Aldı mı bizi bir heyecan?

Hoca bir yandan desenlerimize bakıyor, bir yandan da sorular soruyordu. Kem küm edilmesinden ya da karmaşık bir dille konuşmamızdan hiç hoşlanmazdı. “Bana bir bardak su ver, cümlesinden ne anlıyorsam öyle konuşun!” diyerek dilimize de yol yordam gösterirdi.

Sıra Tülin isimli arkadaşımıza geldi. Modelden çalıştığı figürlerin yanı sıra gece gündüz at desenleri yapıyordu Tülin. Sayısız figür ve at desenlerini yaydık yerlere. Hoca hiç sesini çıkarmadan, eli burnunda uzun uzun seyretti hepsini. Sonra da Tülin’e bakıp “Kızım Atiye, senin hiç sevgilin yok mu? Bıkmadın mı at resmi yapmaktan?” dedi. Hepimiz gülmeye başladık. Bir anda gevşedi atölye.

Dil ve renk ustası Bedri Hoca; özü sözü bir, neşeli, şakacı, yüreği çok zengin, evi sofrası herkese açık, sımsıcak bir insandı. Yalnızca bir ressam değil, bir ozan ve bir yazar olarak da, gerçek bir yaratıcının tüm yetenek ve niteliklerini taşıyan bir sanatçıydı.

“İçine insan kokusu sinmiş dizelere vurgunum.” diyen Bedri Hoca’nın ilk şiirleri (1938-40) Ses ve Yeni Ses dergilerinde yayımlanmış. Yunus’un bütün şiirlerini ezbere bilen Hoca, kendi şiirlerini de ne kadar uzun olursa olsun ezberden okurdu. Halk ozanlarını ve halk türkülerini çok sever, hepsini bilirdi.

Yaşamının olgunluk döneminde şiirden çok asıl sanatı olan, resme adamıştı kendini. “Yaradana Mektuplar (1941) kitabıyla başlayan şiir serüveni ömrünün sonuna kadar devam etmiş olmasına rağmen, her zaman Ressam şair olarak anıldı Bedri Hoca.

Şiirlerinde bazen derviş, bazen mistik, kafası kızınca da isyankârdı. “Karadut(1948) ve “Tuz(1952) kitaplarıyla Anadolu’nun rengini ve ışığını yansıtan şiirlerinde doğa ve insan iç içedir. Yergi ve alay öğelerinden yararlandığı toplumsal temalı şiirlerinde bile doğa vardır.

“Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
 Ama biçimine getirip ezerlerse
 Güzel kokmak
 Kekik misali
 Lavanta çiçeği misali
 Fesleğen misali
 Itır misali
 İsâ misali
 Yunus misali
 Tonguç misali
 Nâzım misali”  (2)

Ressam gözleriyle dünyaya bakan şair Bedri Rahmi, renkleri, ağaçları, meyveleri ve çiçekleri büyük bir coşkuyla taşımıştır şiirlerine. Karadut, Can Eriği, Yeşil, Sitem, Çil Çil, Türküler Dolusu, Karabiber şiirleri bu anlamda en belirgin olanlarıdır.

“Karadutum, çatal karam, çingenem
 Nar tanem, nur tanem, bir tanem
 Ağaç isem dalımsın salkım saçak
 Petek isem balımsın ağulum
 Günahımsın, vebâlimsin.
                                    …”  (3)

Hepimiz Hoca Dedi ki defterleri hazırlıyoruz. Bedri Hoca, defterlerimizin ilk sayfasına el yazısı ile isimlerimizi yazıyor. O defterimi hâlâ özenle saklıyorum. Çizgi, desen, leke, doku, renk, benek… Hoca, işlediğimiz her konuyu defterlerimize yazdırıyor. O yazılar ölümünden sonra “Resme Başlarken” adıyla kitaplaştırıldı.

Ödevlerimiz hiç bitmiyor. Her hafta izlediğimiz tiyatro oyunu, sinema filmi, gezdiğimiz sergiler, okuduğumuz kitaplar da ev ödevlerimiz. Nefes almamacasına çiziyor, boyuyor, okuyor, yazıyoruz.

“Erimek belirsizce her şeyde
             Karışmak sulara, yıldızlara
             Sinmek kokusuna mor menevşenin
             Yanmak damar damar nefes nefes
Yaşamak tükene tükene” (4)

İnternet yok o yıllarda. Olanaklarımız sınırlı. Ivır Zıvır Dağarcığı adında bir anlamda bellek işlevi gören dosyalarımız var. Gazete ve dergilerde gördüğümüz ilginç fotoğrafları, yazıları kesip saklıyoruz.

Tophane’deki Karabaş Sokağı, bizim atölyenin arka bahçesi gibi… Hoca bizi sık sık oralara gönderiyor. İlginç yerler ve mekânlar… İnsanlarla konuşuyor, etüdler yapıyoruz.


İstanbul deyince aklıma
Tophane’de küçücük bir sokak gelir
Her Allahın günü kahvelerine
Anadolu’dan bir sürü fakir fukara gelir
Kimi dilenecek dilenmesine utanır
Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
Dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
Çöpcü olmuştur bugüne bugün
Kiminin sırtında perişan bir küfe
Kiminin sırtında nakışlı semer
Şehrin cümbüşüne katılır gider
”  (5)

İstanbul’u çizgi çizgi karışlıyoruz. Fenerbahçe Parkı’ndaki ağaçlardan desenler çalışıyoruz. Mimar Sinan’ın ünlü Kılıç Ali Paşa Camii’nin İznik çinileri ve eski yazılarıyla haşır neşir oluyoruz. Eminönü’ndeki Yeni Valide Camii’nin çinileri, Süleymaniye Camii’nin eski yazıları, Kariye mozaikleri, Ayasofya mozaikleri ve minyatürleri inceliyoruz.

Geleneksel Sanatları ve Halk Sanatlarını incelerken Batı Sanatı ve El Greco hep yanı başımızda. Mondrian’dan, Picasso’dan tutun da Matisse’e, Chagall’a, Klee’ye kadar sürekli Batı’nın usta ressamlarını araştırıyoruz. Cezanne, Gauguin, Van Gogh, Dufy, Rothko elimizden dilimizden hiç düşmüyor…

Tuval resminin dar alandan kurtulması gerektiğini söylüyor Hoca. Duvara asılıp unutulan resim yerine duvarın kendisini, perdeleri, camları, yapıların içlerini dışlarını boyamaktan, resmetmekten yana. Resmin mimarlıkla bir arada düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Meksika Duvar Resmini, Orozco, Rivera, Siqueros’u slayt gösterileri ile anlatıyor. Primitif Sanatları, Colomb öncesi Amerika yerli halkları; Aztek, İnka, Orta Amerika Maya uygarlıklarını öğretiyor.

Olanakları olan arkadaşlar yurtdışından kitaplar, görsel malzemeler getirtiyor atölyeye. Benim, senin yok atölyede. Kocaman bir aileyiz. Hep birlikte araştırıyor, çalışıyor ve üretiyoruz.

Bu kapuz
 Çok kırmızı
 Bölüşmek şart.”  (6)

Hepimizin bir rengi var. Yıl sonuna kadar o renkten yüzlerce bulmak zorundayız. Benim rengim mavi. Nerede bir mavi görsem dikkat kesiliyorum. Havada, karada, denizde, çerde çöpte, yolda, her yerde mavi arıyorum. Bulduğumu dağarcığıma katıyorum. Değişik boyalarla yüzlerce mavi karıyorum.

Bedri Hoca atölyeye sık sık sanatçı dostlarını getiriyor. Mengü Ertel’den, Ara Güler’den dersler alıyoruz. Sanatçı dostlarını, anılarını anlatıyor. Nazım Hikmet’i ve Sait Faik’i çok seviyor. Nazım Hikmet ile Paris anılarını dinliyoruz. Benim için asıl sürpriz Mercan Usta oluyor.

Mercan Usta, Galata Köprüsü’nün altında ayakkabı boyacılığı yaparmış. Sait Faik’in “Gün Ola Harman Ola” öyküsünün kahramanı olan Mercan Usta’yı Bedri Hoca anlatmış yazara. Sait Faik de birkaç gün sonra “Reis, al Mercan Ustayı!” deyip uzatmış yazdığı hikâyeyi.

Bedri Hoca, Mercan Usta’nın bir tablosunu da yapmış. Bu tabloyu da “Mercan Usta’nın yüzü suyu hürmetine Sait Faik’e” diye imzalamış 1952 yılında. Mercan Usta sayesinde güçlenen dostlukları Sait Faik’in ölümüne kadar sürmüş

Atölyenin Geleneksel Yazma Sergisi’ne hazırlıklar başlıyor. Eski nakışları araştırıyoruz. Kilimleri, oyaları, yazmaları, yazma kalıplarını, keçeleri didik didik ediyoruz. Gelin sandıklarından tutun, tahta kaşıklardaki nakışlara kadar inceliyoruz. Kâğıt Helva yemekle kalmıyor, üstündeki biçimleri de yalayıp yutuyoruz.

Coşkulu bir çalışma başlıyor atölyede. Herkes kendi biçimlerini tasarlıyor. Sonra bunları alçı ve tahta kalıplara oyuyoruz. Oy babam oy! Kimsede nasırsız el kalmıyor. Bedri Hoca, İstanbul’un en iyi yazmacılarından boyalar getiriyor.


Her şeyin hası var bu dünyada
Fırının hası var, ekmeğin hası
Bahçenin hası var, gülün hası
Çileğin hası var, insanın hası
Gel gör ki her şeyin hası çarşıda satılmaz…
Yazmacı güzeli Binnaz, hastır boyaları çıkmaz.
”  (7)

Yazmacı güzeli Binnaz, hastır boyaları çıkmaz! diye diye kuruyoruz tezgâhları. Boy boy yazmalar basılıyor. Yazılar, şiirler ekleniyor. Ortalık bayram yeri… Tekstil Bölümü’nden ve diğer atölyelerden öğrenciler gelip gidiyor atölyeye.

Sergi günü erkenden toparlanıyoruz. Galatasaray’a Bedri Hoca’nın özel atölyesine gidiyoruz. Narmanlı Yurdu’nda önce sıkı bir temizlik başlıyor. Biz ortalığı süpürüp silerken Hoca başımızda yazma kalıplarını anlatıyor. Dersini derste bırakmıyor, her an daha fazla öğretebilmek için çırpınıyor. Öğrencilerine yaratıcılığını, çalışkanlığını, ateşli sanat sevgisini de aşılıyor.


Kalıbın hasını da Hanımyan oyar
Hanımyan altmışbeş yaşındadır
Galata Kulesi kadar yerli, Kızkulesi kadar turfandadır
Bir ellerini görsen bayılırsın
” (8)

Temizliği bitiriyoruz. Bedri Hoca, moda dünyasının ünlü bir firmasına telefon ediyor. O firmaya yaptığı büyük yazma perdelerden istiyor, sergiye koymak için. Ama karşı taraf gönderemeyeceklerini söylüyor galiba. Öyle sinirleniyor ki! Basıyor kalayı telefonda. Bir saat sonra geliyor perdeler.

Her şey hazır ama şaraplar yok ortada. Abiler, ablalar Hoca’nın etrafında dört dönüyor. “Bu yıl şarap marap yok size! Zıkkım için! Şu meredi içmeyi bir türlü öğretemedim gitti size!” diye söyleniyor. Sonunda dayanamayıp Tarık Abi’ye para veriyor. Biles’le birlikte Boğaz’daki Rum ustaya koşturuyor Tarık Abi.

Bedri Hoca’nın eski öğrencileri, dostları geliyor serginin açılışına. Sazlar çalınıyor, türküler söyleniyor, şiirler okunuyor. Gözlere gönüllere şenlik bir yazma sergisi daha çıkıyor görücüye…

Günlerden bir gün, atölyenin asma katından sesleniyor Hoca. Dostoyevski’yi anlatıyor. “Rus romancılarını okuyun!” diyor ısrarla. Daha neler demiyor ki… “Sanat, en güç, en belâlı, en tatlı, en güzel oyundur. Bir oyun ki su ile ekmeğin yanı başında yer alır.” diyor.

“Ustanın iyisi yol gösteren değil, sevmeyi öğretendir. Ustanın iyisi yüreğinin kapılarını sonuna kadar açıp sevgisini yağma edendir.” sözü ise öğretmenliğinin altın anahtarı.

Başka bir gün çocuk gibi neşeyle giriyor atölyeye. Yeni bir boya keşfetmiş. Otomobil boyası! Teknolojiyi, yenilikleri, değişik teknik ve yöntemleri yakından takip eden Bedri Hoca, “Koşun arabadaki kutuları getirin hemen!” diyor. Atölyedeki masaları birleştiriyoruz. Upuzun bir tezgâh kuruluyor yine.

Tezgâh başında sıkı dur
 Ha tezgâh başı, ha sınır taşı
 Sevdadır her işin başı” (9)

Koca koca kutular geliyor atölyenin ortasına. İçinden çataldan bıçağa, kumdan çakıltaşına, taraktan fırçaya, diş fırçasından tel fırçaya, metal tellerden demir çubuklara kadar bir sürü malzeme çıkıyor.

Tezgâha kum ve çakıltaşları atılıyor. Üstüne rengârenk otomobil boyaları boca ediliyor. Atölyeyi sarıyor bir koku. Pencereler, kapılar açılıyor. Çatalı, fırçayı, bıçağı, tarağı, diş fırçasını kapan başlıyor çalışmaya.

Bedri Hoca, canı gibi sevdiği ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’nu iki yıl önce kaybetmişti. “Sanat Hayatım” başlıklı yazısında Lisenin 10. sınıfına kadar resmin R’sinden haberim yoktu. Resim ödevlerimi lisede iki yaş büyüğüm Sabahattin Eyüboğlu yapardı. 10 numara aldığım tek ders Türkçe ve Edebiyat olmuştur.” (10) diye sözünü ettiği ağabeyi; ünlü yazar, akademisyen ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu, 12 Mart darbe döneminde Vedat Günyol ve Azra Erhat ile birlikte gizli örgüt kurmaktan suçlanıp tutuklanmış ve daha sonra beraat etmişti.

Bedri Hoca, sanat ve kültür yaşamında çok önemli yeri olan ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na yapılan haksızlığı unutmuyor, onun ölümünden sorumlu olanları lanetliyordu. Yüreğinde taşıdığı acının yanı sıra gün geçtikçe sağlığı da kötüleşiyordu.

Her şey çürüyor canım kardeşim bu dünyada
 Hatıralar bile
 …
Sen toprakta çürürsün canım kardeşim
Ben ayakta”  (11)

1975 yılının ortalarına doğru Bedri Hoca hastalandı. Ölümünden dört ay önce sarılık olmuştu. Yaşadığı sıkıntıları o eşsiz mizah duygusuyla şiirlere döküp hastalığıyla mücadele etmeye başladı.

Dokunmayın bana,
 Safra doluyum!
 Beni şimdi yalnız
 Safranbolulular anlar!”(12)

Sonunda ameliyat edildi. Ama kanserin bütün iç organlarını kaplamış olduğu görüldü. Doktorlar ellerinden geleni yaparak onu bir süre için hayata kavuşturdular. Hastalığı Bedri Hoca’ya söylenmedi. Eşi Eren Hanım, dostları ve öğrencileri Hoca’nın etrafında dört dönüyorlardı. O da var gücüyle resim yapıp şiir yazıyordu.

Ulan rakı ulan namussuz
 Ne sulu ne susuz
 … 
Sen benim canımı mesken mi tuttun?
Canımın cücüğünü yaktın kuruttun
Yıktın mümkünümü, çarelerimi
Yâr gelse saramaz yârelerimi” (13)

Hoca hastalığı süresince atölyeye gelip gidemedi ama öğrencilerini hiç bırakmadı. Hepimizle yakından ilgilenmeye devam etti. Dönem bitmek üzereydi ve sınavlar başlamıştı. Asistanımız İbrahim Örs, atölye sınavlarımızın Hoca’nın evinde yapılacağını söyledi.

Sınav günü gelip çatmıştı. Hepimiz çalışmalarımızı toparlayıp Bedri Hoca’nın Feneryolu, Manolya Sokağı’ndaki üç katlı evine doğru yola çıktık. Kapıda Eren Hanım karşıladı bizi. Hoca üst katta, atölyesindeki hasta yatağında yatıyordu.

Alt katta beklemeye başladık. Hepimiz hüzünlü ve sıkıntılıydık ama Hoca’ya belli etmemek için şamata yapanlarımız bile vardı. Sırası gelen yukarı çıkıp çalışmalarını yerlere seriyor, Hoca’nın sorularını yanıtlıyordu. Sıra bana geldiğinde yukarı çıktım.

O dev cüsseli, dağ gibi adam ufalmıştı sanki. Ama her zaman olduğu gibi neşeli ve babacandı. Bedri Hoca’nın, Sapına kadar ressam Romen kızı dediği kırk yıllık eşi, sanat yolunda da el ele yürüdüğü Eren Hanım da yatağının ayakucunda bir koltukta oturuyordu.

Çalışmalarımı, asistanımız İbrahim Örs ile birlikte yerlere serdik. Uzun uzun seyretti. “Söyle bakalım, kaç tane mavi buldun?” dedi. Büyük zarfların içinden çeşitli mavilere boyanmış kartonları çıkardım. “İki yüz elli kadar Hocam!” dedim.

Bulduğum renk sayısı az geldi ona. “Her bulduğun maviyi tekrar tekrar tonlasaydın, şimdi daha çok mavin olurdu!” dedi. Eren Hanım, “O kadar uğraşmış kızcağız yahu Bedros!” diye söze karıştı. Hoca, Eren Hanım’a dönüp; “Karışma işime! Hoca sen misin, yoksa ben miyim?” diye uyardı eşini. Sonra beni yanına çağırdı.

“Yaklaş, yaklaş iyice!” dedikten sonra yatağının bitişiğindeki duvardaki resimlerden birini gösterdi. Ünlü ressamların tablolarının ufak tefek boylarda kartpostalları asılıydı duvarda.

“Söyle bakalım, bu kimin çalışması?” dedi. “Braque,” dedim. Geriye yaslandı. “Tamam! Şimdi Anadolu’da bir ortaokulda öğretmen olduğunu hayal et. Bu resmi öğrencilerine nasıl anlatırdın?” diyerek gülümsedi.

O gün Bedri Hoca’yı son görüşümdü…

Biz dünyadan gider olduk
 Kalanlara selam olsun
Ama hep böyle gidecekse bu dünya
Kalanlara haram olsun.” (14)

Asuman PORTAKAL

_____________________________________________________________
(1) Yemin, Resme Başlarken (Bilgi Yayınevi), Mayıs 1986
(2) Marifet, Dol Karabakır Dol (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Ekim 2007
(3) Karadut, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(4) Erimek, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(5) İstanbul Destanı, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(6) Şart, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(7) Yazma Destanı, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(8) Yazma Destanı, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(9) Tezgâh Başı, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(10) Sanat Hayatım, Resme Başlarken (Bilgi Yayınevi), Mayıs 1986
(11) Çürümek, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(12) Safranbolu, Hoca Dedi ki Defteri
(13) Ne Sulu Ne Susuz, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007
(14) Selam ile Haram, Dol Karabakır Dol, Ekim 2007

Ressam, yazar, edebiyatçı bir sanat insanı Asuman Aksel Portakal; 1978 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden (MSÜ) mezun oldu. Kâğıtlara, duvarlara, resim defterlerine düşlerini boyayan çocuklara 24 yıl rehberlik etti. Çeşitli karma sergilere katıldı, iki kişisel sergi açtı. Yapıtları Türkiye’den başka, İrlanda, İsveç, Japonya, İsviçre, Yunanistan’da özel koleksiyonlarda yer aldı. Çocuklar için yazdığı, “Çok Komiksin Margarita” ve “Geveze Çizgiler” kitaplarıyla ödüller kazandı. Yetişkinler için yazdığı öykü ve denemeleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Çocukları, doğayı, renklerle oynamayı, okumayı, yazmayı çok seviyor. Bir de gülmeyi…

Asuman Aksel Portakal

Comments are closed.