Sol çaprazımdaki masada fokurdayan kahkahalar, böcek cırıltılarını bastırırken saatime baktım, on ikiye beş vardı. “Gece yarısını on geçe, Rita’nın Meyhanesi’ne gelsin!” diye haber göndermişti Şakir. ‘Neden beş, yirmi ya da yirmi beş değil de, on geçe?’ diye düşünürken, dibinde oturduğum yalancı karabiber ağacından bir şeyler düştü önüme. Meyveleriymiş.


İşimi gücümü bırakıp koştura koştura geldiğim kır meyhanesinde, biramı yudumlarken Şakir’i düşünüyordum. Adını soranlara peltek çocukluğundan kalma alışkanlıkla “Endemik Şakiy!”, mesleğini soranlara ise “O sokak senin, bu sokak benim!” diye gülümseyen Şakir, işini canla başla yapan, çalışkan bir adamdı. Yaz kış demez sokak sokak dolaşır, bazen de gözüne kestirdiği bir yere çöküp hayatı seyrederdi. Göz göze geldiğinizde size değil de boşluğa bakan Şakir, görünen ile görünmeyenin arasında yaşadığını söyler, tuhaf tuhaf gülümserdi. Bakışlarının havada asılı kaldığı günlerin çoğunda, hakikatle gerçeklik arasında mekik dokuyan bir cambazı seyrettiğinden söz ederdi hep.

Bazı günler, “Senarist çuvallayınca, yönetmenle oyuncular kıçlarını yırtsalar olmuyor be! Bugün hayat palavraydı!” diyerek gününü boşa geçirdiğine yanan Şakir, anlamsız işlerden hiç hoşlanmazdı. Günaşırı şehir turlarına çıkar, belediye otobüsleriyle ordan oraya koşturur dururdu. Şehrin en ücra toplardamarlarında akan kanın kokusunu, rengini, kıvamını ancak bu turlarla inceleyebildiğini söyler, “Ya atardamarlar?” diye sorduğumda okkalı bir küfür savururdu.

Bir zamanlar elinden düşürmediği kitaplardan kutsal nesneler gibi söz eden Şakir, artık onlardan sıkıldığını söylemekten de geri kalmaz, “En iyileri çoktan yazıldı, onları da okudum zaten!” derdi.

“Şimdikiler çakma be!” diye eleştirdiği yeni yazarların çoğunu, genetiği değiştirilmiş tohumlara benzeten Şakir, “Dünyanın anasını ağlatanlar, o ananın çocuklarını da bu GDO’lu yazarların aşure masallarıyla oyalıyorlar!” diye ağzına geleni söylemekten çekinmezdi.

Artık, kitap yerine dağları taşları okuyordu Şakir. Önceleri bu okumaların alfabesini sökememekten çok sızlandı ama, sonunda başardığını gördüm. İster inanın ister inanmayın, Şakir’in günlerce La Fontaine’e söve söve kargaları okuduğunu bilirim. Bir ara sineklere takmıştı. “Ne buluyorsun onlarda?” diye sorduğumda “Anlatması zor!” diyerek içini çekmişti.

Şakir, salaş meyhaneye girdiğinde saatime baktım. Gece yarısını on geçiyordu. Beni hemen fark etti. Eliyle selamlayıp masama doğru ilerlerken, gerilerden biri laf attı ona. “Bugün hayat nasıldı be Endemik?”

Adama bir el işareti yapan Şakir, “Hayatın, hayatı kaymış!” diye bağırdı. Önümdeki masada oturan ufak tefek bir adam, rakı bardağını kaldırdı havaya. “Hay ağzına sağlık!”

Adama hafif çırpıntılı bir bakış atan Şakir, “Yarasın!” diyerek selamladı onu da. Geceyi hırçın bir denizin dalgaları gibi döven bakışlarını fark ettiğimde, yine sabahlayacağımızı anladım.

Ayağa kalkıp “Hoş geldin! Nasılsın?” dedim. Beni sımsıkı kucakladı. Biz, bıraktığın gibiyiz, ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta!”* diyerek bir vurdu sırtıma, az kalsın ciğerlerim dışarı fırlıyordu.

Ben boğulurcasına öksürürken, karşıma oturan Şakir, ceplerini boşaltmaya başladı. Avuçlarından yuvarlanan rengârenk çakıltaşları, öfkeli bir deniz gibi yayıldı masaya. Bunlar da neyin nesi demeye kalmadan, yan masada zilli bir kahkaha daha patladı.

O yana bakan Şakir, “Ahı gitmiş vahı kalmışların tıksırıklı kahkahaları genzimi tırmalıyor be! Vıcık vıcık kanlara karışmaktan pişmanlık duyan alkol, kaçacak delik ararken kocamış kurtlardan biri altına işiyor!” dedi. Kalabalık masaya dikkatle baktığımda, sandalyenin birinden sızan çişin toprak zemine süzüldüğünü zorlukla fark ettim.

Yandaki adamları ve yamaçlarına çöreklenen kadınları sıkıcı bir film seyreder gibi izledik bir süre. Tam kendimize dönmüştük ki, pürüzlü bir kahkaha daha patladı o masada. Göz ucuyla o yana bakan Şakir, “İçi alaylı, dışı kalaylı!” diye gülümseyip anlatmaya başladı.

“Avı da avcısı da kendileri olan yaşam kıyıcı tilkilerin attıkları tıksırıklı kahkahalar, rakının fiyakasını bozuyor be!

Seçeneksiz tilkiler avı… Ava giderken avlanmış tilkicikler de var aralarında. Boynu bükük maskeleriyle sinsi sinsi oturuyorlar şimdilik. Epey elden geçmiş, delik deşik postlu tilkicikler, zamanı gelince aslan kesileceklerini sanıyorlar. Ayyaş kocamış kurtların masasına çöreklenmenin bir bedeli olduğunu düşünemeyecek kadar saftorik de görünmüyorlar ama… Naif bir kurnazlıkla atladıkları avlarına bedel ödemenin sıkıntısına katlanmak zor geliyor onlara. Sıranın kendilerine geleceği o günü bekliyorlar. Daha çok beklerler! Baksana, şu ucuz avcıların avlarına! Üstelik av olduklarının farkında olamayacak kadar da kibirliler!”

Şakir hem konuşuyor hem de su üstüne su içiyordu. Sünger gibi su içtiğinde herkes çekinirdi ondan. Böyle zamanlarda ne yapacağı pek belli olmazdı çünkü. Uyku muyku desen hak getire! Sabahlara kadar susmaz, akla hayale gelmeyecek şeyler anlatırdı. Çoşkun dönemlerinde onu bir ben anladığım için, saat kaç olursa olsun beni çağırırdı. İki elim kanda olsa koşa koşa giderdim.

“Kılları ağarmış tilkiler, kurusıkı atıp tutuyorlar, ama attıklarını yutan yok be!”

Garson masaya iki şişe su daha getirdi. Şakir bardak bardak su içerken, fokurdayan masada uçuşan karavana atışlarına eşlik eden kahkahalar, arka arkaya patlıyordu. Taksit taksit işeyen kocamış kurt, her kahkahada biraz daha salıyordu. Merakla diğerlerine de baktım. Ondan başka altına yapan yoktu.

Bakışlarıma takılan Şakir, Birazdan öbürleri de işerler, bekle! Seçeneksiz tilki avının doğal aromalarından biri olan sidik kokusu, burnunun ucuna geldiğinde koklayacaksın! deyip bir kahkaha attı. Yan masada oturan bir cüce kadın, öfkeyle baktı Şakir’e. Hiç oralı olmayan bizimki, sanki yüksek bir duvarın önünde duruyormuşuz ve ben o duvarın gerisinde olanları göremiyormuşum gibi, bağıra çağıra anlatıyordu gördüklerini.

“Cüce çok kızgın! Kime mi? Çın çın öten rakı bardaklarına yataklık eden mezeleri silip süpüren kibirli avcısına. O kızgınlıkla derin bir iç çekti. Sandalyesine sıkıntıyla çöküp gözden kayboldu. Cücenin masaya çarpan çenesiyle burnundan çıkan sese kimse aldırmadı. Yanındaki adam bile! ‘Gün gelir bekleriz, gün gelir kükreriz!’ bakışlarından başka hiçbir şeyi görünmeyen cüce, yanındaki ayyaşa fena halde diş biliyor. Galatasaraylı galiba bu, ne dersin dostum?”

Şakir’e gülümseyip bardağına su doldurdum. Kana kana içtikten sonra, o yana bakıp  nefes nefese anlatmaya devam etti.

“Cüce, silkinip yükseldi sandalyesinde. Adamın önüne yeni bir meze tabağını sürüp ‘Bu yaştan sonra koca değil, para lazım bana, yersen!” dedi. Adamın geveze bakışları, ‘Böyle bayat mezeleri yemezdim, ama kurt kocayınca hey şeyi yiyormuş!’ diye feryat etti. İçindeki isyan kırıntılarına aldırmayan seçeneksiz bay tilki, usulca uzandı tabağa. Gözlerime inanamıyorum sayın seyirciler! Adam yiyor yahu! Vallahi de billahi de yiyor! Yetmezmiş gibi alkolde boğulmuş vicdan masalları anlatıyor cüceye. Adamı dinliyor gibi yapıyor seninki, ama tındığı falan yok!

Kocamış kurt, atağa geçti şimdi! Defolarını allayıp pullayıp bulunmaz hint kumaşı gibi sürüyor kendini kadının önüne. Ama yemiyor kadın! Yer mi? Kaçın kurası o! Biz de yemiyoruz yahu!”

İki bardak suyu daha midesine indiren Şakir, masadan kalkıp işemeye gitti. Şakir’in yokluğunu fırsat bilen cüce, sandalyesinden atladığı gibi bizim masaya doğru yuvarlanmaya başladı. Garip yürüyüşüyle bir çırpıda karşıma dikilen kadın, “O adama söyle, susmazsa sustururum onu!” diye çemkirdi. Yerden bitmenin boyuyla ters orantılı sesi, kulaklarımı tırmalıyordu. Cazgırlığına hayret ettiğim cüceye bir şey demeden sıkıntıyla önüme baktım. Çok geçmeden bir uğultu yükseldi bahçede. Başımı kaldırdığımda cücenin üç beş adım gerisinde, muzip adımlarla bize doğru ilerleyen Şakir’i gördüm.

Bir çırpıda kadının yanında biten Şakir, cücenin omuzlarına yapıştığı gibi, hop diye havaya kaldırdı onu.

Yan masadaki yaşlı kurtlar, dut yemiş bülbüle dönmüş, ürkek ürkek bizi seyrediyorlardı. Altına kaçıran adamın çaprazında oturan bir kadın, yerinden fırlayıp bağırmaya başladı. “Polis, poliisss! Polis çağırın çabuk!”

Telaşla seslendim cücenin arkadaşına. “Sakın polisi bulaştırmayın bu işe! Korkmayın, ona zarar vermez!”

Meyhanedekiler suspus olmuş, olan biteni izliyorlardı. Şakir ise güçlü kollarıyla kavradığı kadını çocuk eğler gibi ordan oraya savuruyor, “Yıldız topla tilkicik, bak hepsi de minicik…” diye bir şarkı söylüyordu. Kadının bağırtılarını, sövgü dolu çığlıklarını duymuyordu bile. Bez bebek gibi havada dönüp duran, korkuyla çırpınan cücenin var gücüyle kafasına attığı tekmelere de aldırmıyordu.

Yüzü gözü kan içinde kalan Şakir, söylediği şarkının ritmiyle dönerken, tekme üstüne tekme yiyordu kafasına. Yaralarından süzülen kanların farkında olmadığı gibi cücenin çığlıklarına da sağırdı.

Şakir’i bir an önce durdurmam gerekiyordu, ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Yerlerinden kalkmaya yeltenenleri “Sakın yanaşmayın, birazdan sakinleşir!” diye uyardım.

O sırada, bir polis arabası canavar düdüğüyle dayandı meyhanenin önüne. Kulakları rendeleyen sesin, Şakir’i daha çok kışkırtacağından korktum. O telaşla, “Sireni kapatın!” diye koşturdum girişe. Paldır küldür bahçeye dalan polislere “Dokunmayın ona!” diye yalvardım sanki. Sen misin konuşan, ilk copu ben yedim!

Şakir’e giriştiklerinde “Yapmayın, yapmayın! Karıncayı bile ezemez o, yapmayın!” diye avaz avaz bağırıyordum. Gıklarını bile çıkarmayan demciler, ürkek bakışlarla izliyorlardı dayağı. Hepsine okkalı bir tükürük savurup ana avrat söverek giriştim polislere!

Şakir’le yediğimiz meydan dayağı ne kadar sürdü bilmiyorum. Onca sopa yetmezmiş gibi, karga tulumba atıldığımız polis aracında da dayak yemeye devam ettik. Kendimden geçmişim. Ayıldığımda bir araba laf yiyip ertesi gün serbest bırakıldım. Şakir’i sorduğumda “O serseri olması gerektiği yerde!” dediler. Akıl hastanesine kaldırıldığını anladım.

Bir süre tedavi gören Şakir’i ben çıkardım hastaneden. Sımsıkı sarıldık birbirimize. O gece onu koruyamadığım için kendisinden özür dilediğimde gülümsedi. Acelesi varmış gibi “Buraya en yakın durak ne yanda?” diye sordu. Cebimden çıkardığım akbili avucuna tutuşturup durağı tarif ettim. Hızla yanımdan uzaklaştı. “Akşama bekliyorum!” diye seslendiğimde, “Bekleme!” dedi. O günden sonra onu bir daha görmedim, ta ki biraz önce kapım çalınana kadar.

Kapıyı açtığımda kara kuru bir çocuk, “Rita’nın Meyhanesi’nde bir adam sizi bekliyor!” dedi. ‘Şakir olmalı!’ diye sevinip çocuğun eline birkaç kuruş tutuşturdum.

Koşar adım gittiğim meyhanede Şakir’i göremedim. ‘Birazdan gelir’ diye düşünüp beklemeye başladım. Çok geçmedi ki tanımadığım, gençten biri yanaştı masaya. “Şakir Abi gönderdi!” diyerek bir kutu koydu önüme. Şaşkınlığımı sezdirmeden teşekkür edip kutuyu açtım. İçinden rengârenk çakıltaşları çıktı. Bir de her birinin üstünde “Hakikatle Gerçeklik Arasında Mekik Dokuyan Bir Cambaz” yazan kalınca üç defter.

Kutuyu getiren genç, defterin üstündeki yazıyı gösterip “Şakir Abi de bir cambazın yanına gidiyormuş, öyle söylememi istedi size!” dedi.

Kederle açtım defteri.

İç burkan bir cümleyle başlıyordu Şakir’in üç ciltlik romanı.

Esirgemek ve acımaktı her zaman en büyük tehlike bana; ve her türlü insani varlık da esirgenmek ve acınmak ister.” *

Asuman Portakal

* Nazım Hikmet Ran
* Friedrich Nietzsche

 

Ressam, yazar, edebiyatçı bir sanat insanı Asuman Aksel Portakal; 1978 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden (MSÜ) mezun oldu. Kâğıtlara, duvarlara, resim defterlerine düşlerini boyayan çocuklara 24 yıl rehberlik etti. Çeşitli karma sergilere katıldı, iki kişisel sergi açtı. Yapıtları Türkiye’den başka, İrlanda, İsveç, Japonya, İsviçre, Yunanistan’da özel koleksiyonlarda yer aldı. Çocuklar için yazdığı, “Çok Komiksin Margarita” ve “Geveze Çizgiler” kitaplarıyla ödüller kazandı. Yetişkinler için yazdığı öykü ve denemeleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Çocukları, doğayı, renklerle oynamayı, okumayı, yazmayı çok seviyor. Bir de gülmeyi…

Asuman Aksel Portakal

Comments are closed.