Yalnızlığın; yaşı, adı, cinsiyeti, dili, ırkı ve coğrafyası var mıdır?



Yalnızlık, her gün sokaklarda, caddelerde, evlerde, odalarda hüküm sürmekte. Bedenen yanı başımızda duran, nefes alıp verdiğini hissettiğimiz insanlar ruhen bizden çok uzakta. Onları bu denli bizden uzaklaştıran neydi? Neden yan yanayken bile bu kadar uzaklaşılabilir, ruhlarının bu kadar uzaklaşmasının nedeni neydi?

Modern kent yaşantısının acımasızlığı, lanetli bir mekanizmanın çarkları gibi hiç durmadan üzerimizde dönerken,  yalnızlığa nasıl vakit kaldı böyle? Zaman bizleri peşinden koştururken, çoğu zaman soluk almaya bile vakit bulamazken nasıl oluyor da yalnızlaşıyor insan? Bedenleri evlenmiş ancak ruhları boşanmış, tek ortak noktaları yalnızlık olan birbirinden ayrı insanlar, donmuş ân’ın iki cansız objesi gibi birlikte yalnızlaşan insan ruhları.

Bizler, süslü, ışıltılı mekânların aynı zamanda hapishanelerimiz olduğunu fark edemiyoruz. İçi dolu odalar günden güne ruhsuzlaşarak bizi birbirimizden ayırıyor. Başımızı çevirdiğimizde yanı başımızda gördüğümüz o, seninkinden çok daha ayrı bir hayatın karakteri oluyor. Bir gün uyandığında yatağın diğer köşesinde uyuyan yabancı ya da baktığında tanıyamadığın kadın sana nasıl olabiliyor da hem bu kadar yakın, hem o kadar uzaklarda oluyor?

İçi boş, soğuk odalar… Tavana dikilen gözlerin yazdığı sayısız kitap, yatağın boş yanı, boş koltuklar. Kent yaşamının kaçınılmazı yalnızlık; yan yana odalarda birbirinden ayrı hayatlar.
İçine çekildiğimiz kabuklarımız, bizi her gün biraz daha koyulukla doldurmakta. Acaba bizi böylesi bir umutsuzluğa sürükleyen yalnızlık, yine bizim yarattığımız olgunun kendisi mi? Yoksa içine düştüğümüz bu durumun tüm suçunu sistemin üzerine atıp, kendimizi temize çekmek kolayı seçmek olmuyor mu?

Nerede, nasıl davranmamız ve hatta yaşamamız gerektiği kurgulanmış ve bize ezberletilmiş.

Asla durmak bilmeyen ve daima insanları peşinden sürükleyen bir savaşın içinde nasıl bu kadar yalnızlaşıyoruz? Onca hareketin ve hızın içinde bu durağanlık nasıl oluşuyor? Kendi içimizdeki savaşımız bir başkasına bahsedemeyeceğimiz kadar mahrem. Zamanın durduğu yerler, hayatların odalar içinde sıkışmasının tanımı. Huzursuzluk, kayıtsız kalmanın ilk olarak kendi içimizde başlaması. Bir arada olmak paylaşmak mıdır yani? Odalar içine hapsolmamızın ve kendi kapılarımızı isteyerek(!) kapatmamızın sebebi nedir? Yalnız olmaktan mı korkmalıyız, yalnız kalmaktan mı?

Küratörlüğünü Yeşim Uzunöz’ün yaptığı, Begüm Mütevellioğlu, Sefa Karakuş, Şeyma Barut ve Yeşim Uzunöz’ den oluşan resim sergisini 8-16 Mayıs 2015 tarihleri arasında Artpoint Gallery&Müzayede‘ de ziyaret edebilirsiniz

from to
Sergi
Artpoint Gallery&Müzayede, Teşvikiye Map

Yazar değil de bir anlatıcı olduğuna inanıyor. Sıradan bir sanatsever, İzmir düşkünü ancak İstanbul rahatsızı. İzmir'de Sanat ve İstanbul'da Sanat Kurucu ekibinden. Danışman ve bilgisayar programcısı. İyi bir okuyucu, güzel yazı sevdalısı. Muhtelif edebiyat düzlemlerindeki paydalardan bir tanesi.

Mert Ataol

Comments are closed.