Türk Edebiyatı, tarihinin en büyük altüst oluş ve yıkımını yaşarken, üzerinde en az tartışılan müessese, editörlük müessesesi oldu. Yazarların, eleştirmenlerin, gazetecilerin, dergi yöneticilerinin, yayınevi sahiplerinin, üniversitelerin, devletin, toplumun ve hatta küresel güçlerin sanık sandalyesine oturtulup enine boyuna yargılandığı bu süreç boyunca en büyük dahli işlemiş olan editörlerin yeterince mercek altına alınmamış olması, olsa olsa bizdeki yayın piyasasına bu disiplinin geç girmesi dolayısıyla olmuştur.

Kuşkusuz, Tanzimat geleneğinin takipçisi yazarlarımızın, suyun başını tutan kesimle kötü olmamak yönünde izledikleri “suhulet”(!) de bunda her zamanki gibi etkili olmuştur. Bu tür, makyavelist ve oportünist yazarlığın nereye varacağı ve içinde bulunduğu toplumu nereye taşıyacağı gün gibi ortadayken, bunu şimdilik bir kenara bırakıp editörlük müessesesinin anlamı, gelişimi, değişimi ve bugün taşıması gereken işlev üzerine tartışmayı yoğunlaştırmakta yarar vardır.

Editörlük müessesesi Türk Edebiyatı’na müdahil olarak en son giren disiplin olmuştur ve fakat meydana gelen tahribatın en önemli müsebbibi olmayı az zamanda başarmayı bilmiştir! Kuşkusuz yaşanılan dönemin sosyal, siyasal, ekonomik, tarihsel ve ideolojik dahillerinden bağımsız incelenemeyecek bu konuya, tümevarım metodu ile yaklaşmak istediğimizde, editörlük müessesesinin edim ve tasarruflarını yekten ele almanın bir anlamı olabilir.

Editör Kimdir? Ne İş Yapar?

Editör, bir eseri ya da yazıyı yayıma hazırlayan kişidir. Matbaanın icadında, matbaacıların, mürettiplikle beraber üstlendikleri görev, bu işin prototipiydi ve önemli bazı zaruretlerden doğuyordu. Öncelikle basılacak eserin ticari olarak masrafını karşılaması ve kâr bırakabilmesi için akıllıca seçilmesi gerekiyordu ve buna, doğru karar verebilmek için bir birikim gerektiriyordu. İkinci olarak, matbaada harflerin tek tek kurşundan dökülmesiyle yapılan dizgide meydana gelen sayısız hata ve anlam kaymalarının, kötü sunumların hale yola sokulması gerekiyordu. Bu dönemlerde, matbaacılığın kalbinden doğan bu meslek zaman içinde gelişerek çok boyutlu bir hale ulaşmıştır. Gelişen yayın kolları, bilim, sanat, edebiyat, eğitim vs. gibi sayısız alanda farklı yayın kulvarları açmış, her konuda uzman kişilerin düzenleyici müdahalesine ihtiyaç doğmuştur. Her mesleki alanda -bir anlamda- benzer şekilde gelişen bu seçici ve düzenleyici merci, kendi içinde giderek bir “otorite kurum” haline dönüşme eğilimi göstermiştir. Bu, yararlı da olmuştur; çünkü her türlü şarlatanlığa, hile, desise ve soytarılığa, sahtecilik ve kandırmacaya açık bir alan olan yayıncılıkta, güven unsurunun önemi böylece yavaş yavaş da olsa ön plana çıkmaya başlamıştır.

Bugün gelişmiş Batı ülkelerindeki yayınevlerinin en önemli sermayeleri güvenirlikleridir. Güvenilirliğini kaybeden yayınevi her şeyini kaybetmiş sayılır. Bu güvenilirlik ve saygınlığın yaratıcısı ve yürütücüsü editördür. Bir yayınevinin, editörü ne kadar titiz; beğenisi yüksek ise; uz görüşlü, vizyonlu, yaratıcı, zeki ve entelektüelse, saygınlığı da o denli artar, gelişir, kapsayıcı bir hal alır. Bugün gelişmiş ülkelerdeki pek çok yayınevinin saygınlığı, üniversitelerden, devletten, hatta kiliseden bile üsttedir. Bu saygınlığı yıllar içinde kendini kanıtlamış işlerle editörler yaratırlar. Bu, oldukça mantıklı; yaşanması gereken bir süreç; sahip olunması gereken bir entelektüel sermayedir.

Aksi türlüsü, kültürel ortamı inanılamayacak kepazeliklerin yaşanacağı bir cangıla dönüştürebilir: Tıpkı bizde olduğu gibi…

Nedir Yakındığımız?

Konuya kendi alanımız olan edebiyattan bakacak olsak da, başka önemli sanatsal alanlarda da benzer müesseselerin oluştuğunu ve çok önemli fonksiyonları yerine getirdiğini özellikle belirtmek zorundayız. Resimde, müzikte, sinemada vs… (Kuratörlük, Organizatörlük, Prodüktörlük vs.) Diğer alanlardaki işleyişler hakkında çok fazla fikir yürütmeye mezun değilsek de, yayıncılık alanında yaşananları otuz beş yıldır bire bir izleyen ve kaydeden bir müellif olarak, bazı tespitleri yapma yetkisini kendimizde görebilmekteyiz.

Türkiye’de yayıncılık alanındaki çürüme ve kokuşma esas itibariyle, diğer sektörler ve kurumlardan farklı olarak gelişmiştir. Çünkü, bizim yazımıza milat olarak edineceğimiz ve yakından tanıklık ettiğimiz 1980 sonrasından 2000 yılına kadar yayıncılık hiç de getirisi olan bir şey değildi. Aksine, yok yere götürüsü olan bir şeydi. Yani; yayıncılık yaptığınızda para kazanamaz, aksine çok zaman para kaybederdiniz; bir de üstüne üstlük yok yere başınız belaya girerdi. Çünkü yazılı her nesneye potansiyel suç unsuru olarak bakılan karanlık bir dönemden geçiyordu Türkiye. Bu dönemin, Türkiye’de bugünkü editörlük müessesesinin gradosunun bu denli düşük olmasında büyük etkisi olmuştur. Çünkü getirisi değil, götürüsü olan bu irrasyonel alana sadece ve sadece dağıtılmış mağlup siyasi örgütlerin yapacak hiçbir iş bulamamış, hiçbir işte tutunamamış, çapsız, düzeysiz ve taşralı elemanları, siyasi maksatlarla giriyorlardı. Kitap yayıncılığı dolayısıyla başları belaya girdiğinde, hiç de hak etmedikleri bir onuru yaşayan ve bunun doyasıya tadını çıkaran bu insanların, zaman içinde kendi kendilerini birer kültür figürü olarak görmeye başlamaları trajikomik bir öyküdür ve bu öykü bugün bile yaşanmaktadır.

Böylece, çoğu düzgün bir Türkçe tümce kurma yetisinden bile yoksun olan sayısız kara cahil, yayınevi sahibi olarak tebarüz ediyordu. Bu kara cahillerin, karşılarına çıkan yazarlardan hangisinin değerli, hangisinin değersiz olduğunu; kimin şarlatan, kimin soytarı, kimin provakatör, kimin düpedüz hevesli olduğunu ayırt etmesine olanak yoktu. Böylece işbaşına gelen taşralı, vulgar sosyalist grubunun beğenisi yönünde, kendi kendini yazar ilan etmiş bir takım kaba saba insanların kitapları basılmaya, yayılmaya ve ortalığı kaplamaya başlamıştı. Yazık ki, çok iyi örgütlenme kabiliyetine sahip ve feodal güdülerini asla terk etmeyen bu grup, kısa sürede bu alandaki meslek kuruluşlarına, edebiyat medyasına, edebiyat eleştiri müesseselerine ve edebiyat jürilerine de hakim oluyordu. Gerçekten inanmış, nitelikli ve değerli aydın ve ilericiler hapishanelerde çilelerini çeker ve düşünsel meselelere gark olmuş olarak dünyanın istikbaline keder ve pesimizmle bakarken, tuhaf bir sonradan görme tayfa, alt kademe müstafi örgüt üyeleri; yani edebiyatın tufeylileri hak etmedikleri bir yükselişi yaşıyorlardı. Gerçek yazarların, bu dönemler boyunca, düşmüş soyluların halini aratmayacak perişanlıklar çektiğini ifade etmeye bilmem gerek var mı?

Feodal davranış kalıplarından asla sıyrılamamış, böyle bir tasası da zaten bulunmayan, bu yeni yayıncı kuşağı, ülkemizin sağ ideolojik tandanslı, Osmanlı’dan bu yana süregelen davranış kalıplarını ise garipsenecek bir biçimde, adeta içgüdüsel olarak içselleştirmeyi başarıyordu. Böylece sayısız jüri hilelerinin, adam kayırmacılığın, tayfacılığın, eyyamcılığın, dalkavukluğun, lobiciliğin; hemşericilik dâhil her türlü ilkel davranışın belirlediği yapay bir edebiyat ortamı cehalet ve düzeysizlik üzerine bina edilmeye başlanıyordu.

Ana akım aslında bundan rahatsız değildi. Hatta memnundu. O yüzden bu editör modeli destekleniyordu. Çünkü edebiyatın bu tür bir soytarılıktan ibaret olduğunun düşünülmesi ve toplumun bunu böyle algılamasının çok yararlı bir şey olduğunu hesap edebilecek bir “sağduyusu”(!) vardı sistemin. Gerçek edebiyat, insanları düşünmeye sevk ederdi. İnsanlar bir kere düşünmeye başlarsa, ondan sonra bu adaletsiz koşullarda onları yönetmek mümkün olabilir miydi? O yüzden, edebiyatın, bu can sıkıcı, iç karartıcı, ilkel, aptalca, heveskâr, yalan yanlış ve bozuk ifadelerden mürekkep saçmalıklar yığını olduğunun düşünülmesi oldukça yararlıydı.

1990’ların ortalarına kadar bu devran böyle sürdü gitti. Bu dönem boyunca, gerçek yazarlar ve entelektüeller dışında herkes hayatından memnundu. Sistem, edebiyatın nefret edilen bir köylü uğraşısı olmasını huşu ile destekliyor, toplumcu sosyalist taşra ekibi mağdur ve muteber fikir adamı rolünü oynuyor, gülünç bazı “iş bilirler”(!) de yazarmış gibi yapıyorlardı. Bu süreç zarfında Türk edebiyatının ortaya çıkardığı yazarlara bakarak bu tezlerimiz test edilebilir. Bu yapıldığı taktirde görülecektir ki birkaç istisnanın dışında bu dönem, Türk edebiyatının gerçek “Fetret Devri” olmuştur. Bu düzeysiz “mağluplar” bizatihi sola da büyük zararlar vermişlerdir. Sol siyasi diskurun kitlelerin gözünden düşmesine önayak olmuşlardır. Olasılıkla o yüzden de desteklenmişlerdir.

Doksanların ortalarından itibaren ise bazı taşlar yerinden oynamaya başladı. Çünkü Batıda, uluslararası konjonktürel siyasi nedenlerden dolayı, Türkiye’yi sisteme almaya karar vermişlerdi. O yüzden Türkiye’de, Batılı anlamda “namuslu”(!) bir kapitalizmi oturtmak gerekiyordu. Bunun siyasi varyasyonları kusursuzca yerine getirilecekti. Bunun bir öncel hamlesi olarak, zaten uzun süreden beri yabancı dil eğitimine önem veriliyordu. Bazı kolej ve üniversitelerde iyi yabancı dil öğrenen bir kuşak yavaş yavaş devreye giriyordu. Bu kuşak, Anglo-Sakson ideolojik bombardımanın da etkisiyle, bazı kaynakları yurt dışından izleyebildiği ve bazı kitapları yabancı dilde okuyabildiği için, bu işlerin bizde olduğu gibi olamayacağına(!) uyanmaya başlıyordu. Bir uyanış dalgası, dipten, yavaş yavaş büyümeye başlıyordu… Türkiye’de, araştıran, kaliteli kitaplara ulaşmaya çalışan, entelektüalizmin anlamını ve önemini bilen, yabancı dile vakıf bir kuşak alttan alta gelişiyordu. Bu okur kesimi kaliteli kitap ararken, karşısında ilk önce, Soğuk Savaş gereğince, yıllarca desteklenmiş dinci siyasetin ortaya çıkardığı bazı Türk klasiklerini buluyordu. Bu, hazin gibi gözükmekle beraber, aslında hayırlı bir gelişmeydi. Çünkü bu sayede yıllarca, çok değerli Türk edebiyatı ürünlerini yadsımış sol entelijansiya da edebiyatın ulvi değerlerini ararken, “tesadüfen”(!) büyük Türk yazarlarını keşfetmenin şevkini ve gururunu yaşıyordu. Bu dönemde Ahmet Hamdi Tanpınarlar, Mithat Cemal Kuntaylar, Nahid Sırrı Örikler, Recaizade Mahmut Ekremler, Halid Ziya Uşaklıgiller, Salahaddin Enisler, Yahya Kemal Beyatlılar, Necip Fazıl Kısakürekler yeniden keşfediliyor, ince edebi zevklere varılmasının tadı, çölde bir vahaya düşülmüşçesine çıkarılıyordu. Yayın piyasası, buna eşzamanlı olarak hareketleniyor, Türk edebiyat piyasası rönesansın eşiğine kadar gelip dayanıyordu. Bu dönem, sol ideolojik saiklerin baskısı altında ezilen, çok değerli ve talihsiz bir entelektüel kuşağın edebiyata tarafsız ve önyargısız bakmayı öğrenmeye başladığı, kendi geçmişiyle barışmayı denediği, ilginç, hoş bir dönemdir. Zaten bu sayede, kendi ülkesinin sağından nefret etmeyen çok değerli bir yeni solcu kuşak yetişmeye başlamıştır.

Olası rönesansın taşıdığı “yıkıcı potansiyeli”(!) önceden sezen ana akım bu hareketlenmeyi kendi uygun gördüğü dere yataklarına akıtmak için çok da geç kalmaması gerektiğini iyi biliyordu. Ardı ardına kaliteli kitaplar basan, değerli editörlerin işbaşına getirildiği, küçük sermayeye dayalı idealist yayınevleri kuruluyordu. Bunlar mükemmel edebi eserler yayınlamaya başlamışlardı. “Bu kötü gidişe bir çeki düzen vermek,” gerekiyordu. İşte o noktada, sanki büyülü bir değnek değmişçesine yayın piyasasına, ansızın para akmaya başladı. Hortumladıkları paralarla Türkiye’yi yıkma noktasına taşıyacakları sonradan ortaya çıkan bazı çürük bankalar çılgınlıklarına çılgınlıklar eklerken; bunlarla aralarına mesafe koymak isteyen ve toplumda saygınlık arayan bazı büyük bankalar devasa yayınevleri kurdular. Bazı büyük holdingler ve medya kuruluşları ve hatta sermaye üniversiteleri de geri kalmayıp yayınevleri kurdular. Bu yayınevlerinin başlarına kıymeti kendinden menkul, lakin “yanlış iş (!)” yapmayacakları kesin olan, yüksek maaşlı “güvenilir”(!) editörler atandı. Piyasadaki pek çok yazar, o güne kadar görülmemiş parasal tekliflerle transfer edildi. Devşirildi, ehlileştirildi, sisteme alındı. Bol keseden paralar savruldu. Zaten o paralar da devlet güvencesi altındaki tasarruflardan geliyordu. Yani sonradan bizim ödeyeceğimiz paralardı…

Burada da durulmadı. Gazeteler kitap ekleri yayınlamaya başladı. Eleştirmenleri de dışlayan bu ekler, büyük sermaye yayınevlerinin bastığı kitapları pohpohladılar. Edebiyatın ilgi alanı sabun köpüğü konulara kaydırıldı. Felsefe ve entelektüalizm dışlandı. Büyük reklam kampanyaları düzenlendi. İlan pastaları oluştu. Bu ilan pastaları dağıtılarak hâlâ saygınlığını sürdürmeye çabalayan küçük dergiler ve edebiyat ortamları satın alındı, ehlileştirildi, hizaya sokuldu. Onlara paranın rengi gösterildi. Zaten meyilli olanlarda bu, “kurdun ağzına kan değmesi” etkisini yarattı. İyice coştular. Yazar ajanlığı, emprezaryoluk, “pr” müesseseleri kuruldu. Kitaplar spektaküler medya organizasyonları, magazinel skandallar ve siyasi hilelerle pazarlanmaya; yapay piyasalar, sahte starlar oluşturulmaya başlandı. Tüm bu süreç içinde saygın yazarlar, saygın editörler, saygın eleştirmenler dışlandı. Her kapıdan kovuldu. Kapitalist siyasi sisteminin değirmenine su taşıyan yazarlar bu dönemde birer “yıldız”(!) gibi parladılar, parlatıldılar. Birer siyasi figür haline getirildiler. Absürd satış rakamlarına ulaştırılıp, para ve şöhrete boğuldular. Buradan sonra da başka maksatlarla kullanıldılar.

Böylece, bir büyük vurgundan gelen ve yeniden doğmayı deneyen Türk edebiyatı ikinci bir büyük vurgunla derinden sarsıldı. Bu gelişmeler karşısında soğukkanlılığını yitirerek, reaksiyoner, ulusalcı, milliyetçi ve dinci referanslarına dönen bazı edebiyat çevrelerinin de siyasi yarışmacılık yolunda edebiyatı kullanmaya başlamasıyla tren iyice raydan çıktı. Siyasi yaftalara bulanmış, kuru, yavan, derinliksiz bir edebiyat ortalığı sardı. Edebiyatın nesnel kriterleri yitirildi. Bunlar yapılırken uygulamacı olarak cabbar, gayretkeş, “bu toplumda yırtmayı ve parayı bulmayı” kafaya koymuş, egosantrik bir insan çeşidi kullanıldı. Siyasi güce, kapitale, ana akıma, tayfaya, avaneye, dolaylı amaçlara hizmet eden tuhaf, angaje, kişiliksiz, derinliksiz, sahte, hormonlu ve fesat bir edebiyat ve de bunu “profesyonelce”(!) uygulayan angaje ve ehlileştirilmiş bir editör tayfası, büyük oranda piyasayı ele geçirdi.

Bugün bu editör tayfasının ne yayınladığını ve bu edebiyatı ne hale getirdiğini ibretle müşahade etmekteyiz…

Bugün karşılaştığımız ilginç bazı editör çeşitleri(!):

Bugün, Anglo-Sakson dünyada yayınlanmış her türlü matbuayı, gözü kör bir papağan gibi, hiçbir düşünsel kaygı taşımaksızın Türkçe’ye çevirip, fabrikasyon olarak piyasaya süren garip bir editör kesimi pek çok yayınevinde işbaşına gelmiştir. Bugün, kendisi İngilizce bile bilmediği halde, Türkiye’de “Türk yazar” yayınlamayı “iftiharla”(!) reddeden ve bunla itibar(!) toplayacağını uman, müstemlekeler dâhil dünyanın hiçbir yerinde rastlanamayacak garip bir editör çeşidi ülkemizde mevcuttur. Bugün, yayın yaptığı dilin bütün yazarlarından tiksinen tuhaf bir editör çeşidi ülkemizdeki bazı yayınevlerinde işbaşındadır. Bugün, yazarları aşağılamayı ve karşısında sıraya dizip bilgiçlik taslamayı hayatla hesaplaşması olarak gören, haddini bilmez bir editör çeşidi ülkemizde bazı yayınevlerinde işbaşındadır. Bugün, saygın bir yazarın, izin almadan tek bir sözcüğüne bile dokunma yetkisi olamayacağını kestiremeyen, idraksiz ve primitif bir editör çeşidi zaman zaman karşımıza çıkmaktadır. Bugün, “Şu yazarlar olmasa ne güzel yayıncılık yapardım” vecizesini, tıpkı, Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” vecizesindeki gibi benimsemiş sayısız editör ülkemizde işbaşındadır. Bugün, sırf değerli yazarları aşağılamak için, değersiz yazarları yayınlayan, garip bir editör kesimi bazı yayınevlerinde işbaşındadır. Bugün para kazanmaktan başka hiçbir kaygısı olmayan ve bu uğurda her türlü kuralsızlığı yapmayı işinin gereği olarak gören, hiçbir etik değere sahip olmayan umut kırıcı bir insan çeşidi editör olarak kimi yayınevlerinin başındadır. Bugün kendisine müracaat eden yazarların dosyalarını okumayan, yanıtsız bırakan, saygısızca aşağılayan, hatta eşe dosta gösterip hava atan inanılmaz bir çeşit meslek erbabı”(!) editör olarak bazı yayınevlerinde görev(!) başındadır. Bugün şahsi dostluk ve düşmanlıklarına dayanarak, dedikodu ve söylentilere itibar ederek, eseri göz önüne almaksızın yazarları reddeden sorumsuz bir editör kesimi yayınevlerinde karşımıza çıkabilmektedir. Bugün yazarların ve çevirmenlerin telif haklarını ihlal ve istismar etmeyi, ödemeleri geciktirmeyi ve aşağı çekmeyi, onları kâğıtçı çırağı gibi tahsilat için süründürmeyi marifet olarak gören ve bundan sadist bir zevk alan, kendi bindiği dalı kesen bir editör kesimi hâlâ karşımıza çıkabilmektedir. Bugün “best-seller” yazarı ile yüksek edebiyatçıya nasıl davranması gerektiğini ayırt etme yetisinden yoksun, düzeysiz bir editör kesimine yayınevlerinde rastlanabilmektedir. Bugün kendini yazarların bağlı bulunduğu ita amiri gibi görme düşleri kuran, insanda mizah duygusu uyandıran, komik bir editör türüne ülkemiz yayınevlerinde rastlamak hala mümkündür. Örnekler çoğaltılabilir. Zaten ortaya çıkarılan kitaplar, durumun vahametini hiçbir yoruma gerek bırakmaksızın göstermektedir.

Bugün sözüne itimat edilebilecek bir editör bulabilmek ülkemiz yayın piyasasındaki zorlu işlerden biridir. Hazindir ki, gelişmiş ülkelerde bir “güven müessesesi” olan editörlük, bugün ülkemizde, bir “güvensizlik müessesesi” olma yolunda büyük mesafeler almıştır.

Kuşkusuz, her türlü kötü koşula ve menfi örneklerle rekabet etmenin bütün zorluklarına rağmen, onurla ve adanmışlıkla yaptığı işin kutsallığının farkında olarak bu görevi sürdürmeye çalışan az sayıdaki değerli editörü bu söylemden tenzih etmek gerekir… Onlar bize, geriye kalan son umutlardır… O yüzden söylemimizin genellenmemesini okurdan, o saygın insanlara hürmetsizlik etmemek adına, özellikle istirham ederim.

Sonuç:

Ülkemizde örneklerini çokça gördüğümüz “nakıs”(!) editör tayfasının en nefret ettiği şey; doğal olarak, “yazar gibi bir yazarla” karşılaşmaktır. O vakit cin görmüş gibi olurlar. Çünkü gerçek yazarla oyun olmaz! Çetin ceviz, çiklet gibi çiğnemeye gelmez! Çekilen yana doğru uzamaz!

Böylesi editör tayfasının en büyük düşü de “yazar gibi yazarları” edebiyattan soğutmak ve bu işi bırakmaya mecbur etmektir. Çünkü o vakit, düşlerine ulaşmış, dikensiz bir gül bahçesine kavuşmuş olacaklardır.

O yüzden; edebiyatın gerçek erek ve kaygılarının bilincinde olan edebiyatçılara bugün büyük bir görev düşmektedir: Ne pahasına olursa olsun, sırf bir sivil itaatsizlik eylemi olarak olsa bile, asla ve asla yazmaktan, doğru olanı yaratmaktan vazgeçmemek! Ne pahasına olursa olsun ayakta kalmak! Ve susmamak!

O yüzden; bugün sesini duyurmakta büyük zorluklar çeken, sistemik bombardıman altında perperişan edilen ve tufeyli editörler tarafından aşağılanan, büyük acılara gark edilen gerçek edebiyat değerlerine buradan seslenmek istiyorum: Sanırım bu çılgınlık dönemi geçtiğinde ne kadar saklamaya çalışırlarsa çalışsınlar, gerçek edebiyat, pırıl pırıl yüzünü, her şeye rağmen gösterecektir. Bugün aşağılamaya çalışanlar, o gün, aslında kendilerinin aşağılandıklarını göreceklerdir.

Bu kötülüklere ve barbarlıklara karşı koymanın yegâne yolu yine edebiyattır.

İşte o yüzden; her şeye rağmen, yine de bizim tek silahımız o: Yaşasın Edebiyat!

Hikmet Temel Akarsu

(Varlık Dergisi’nin Haziran 2015 Tarihli nüshasında yayımlandı.)

Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, kendini yaşam düşü olan yazarlığa adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen hemen her alanında ürün verdi. Sanatçı Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesi olup halen İstanbul'da Sanat Ekibi'nin Sanat Danışmanlığı'nı sürdürmektedir.

Hikmet Temel AKARSU

Comments are closed.