Merkezi İstanbul, tutkulu bir “Gentrification” atağı altında.

Gentrificationun ne demek olduğunu bilmeyenlere hemen açıklayalım; mimari bir kavram. Gelişmiş metropollerde, zaman içinde sosyolojik çöküntü mıntıkası haline gelen kent merkezlerinde yerleşik olan alt katman sosyal sınıfların, rant değerinin çok artmasıyla beraber yerlerinden sürülüp, burada yer alan yapıların restore edilmesi, güzelleştirilmesi, ihya edilmesi. Bambaşka bir sosyal sınıfın bu bölgelere avdet etmesi. Bu sözcüğün tam Türkçe karşılığı henüz bulunamadı. Soylulaştırma diyenler var, merkezlileştirme diyenler var, doğrudan “Centrifikeyşın” diyenler de var.


Masalsı tarihsel kent İstanbul, küresel kapitalizmin ilgi ve alakasını derleyince, öldürücü bir yapılaşma atağı ile karşı karşıya kaldı. Her türden kredi pazarlamacısı, insancıkların ev sahibi olma güdüsünü ağız tadıyla manipule etti. Kalplere deprem korkuları salındı. Özel yasalar çıkarıldı. Kentin uzak diyarlarına nice nice havuzlu siteler yapıldı. Halkımız mallandırıldı. Borçlandırıldı. Ama sonra bir bakıldı; kent demek merkez demek. Kimse uzaklarda olmak istemiyor. Bu kez “centrifikeyşın”a saldırıldı. Vatandaş bir de böyle rant kavgasına sokuldu. Bu yöntemler bizim gibi mimarlık sosyolojisi uğrunda çok diyetler ödemiş,  nice diplomalardan feragat etmiş mimarlar için sır değil. Batıda da aynı süreçler işlemiş. Bunları biliyoruz. Ama asıl önemli ve hüzün verici olan şu ki; tüm bu hayhuy içerisinden dünyanın kadim zamanlardan bu yana en önemli başkentlerinden biri olmuş İstanbul mahvedildi, mahvediliyor. Tarihsel miras listelerinden çıkarılmak tehdidi ile yüz yüze geldi. Bu, hazindir; gerçek bir trajedidir.

24 Ocak kararlarının hemen ardından katı neo-liberal uygulamaların ağır dayatmaları ile karşı karşıya kalan Türkiye’de sadece sosyal-siyasal ve ekonomik bir dağdağa değildi sözkonusu olan. Neo-liberal ölüm makinası bir buldozer gibi bütün disiplinlerin üzerinden geçiyordu. Sözkonusu bir tarihi kent olduğunda, bunlardan mimarinin payına düşen ise trajediden başka bir şey değildi. Tarlabaşında, Galata’da, Balat’ta bulvarlar açmak için tarihi yapılar gümbür gümbür aşağı indiriliyor, nazende Boğaziçi’nde köprüler tuzağına zevkle düşülüyor, Boğaz ön görünüm alanı yağmaya açılıyor, kazıklı yollarla sahillerdeki dokular mahvediliyordu.  Galata’da, Perşembepazarı’ndan, Haliç’te son kalıntıların yer aldığı mıntıkalarda, tarihin derin izlerini taşıyan paha biçilmez değerdeki yapılar pervasız yıkımlarla yok ediliyor, basit kentsel fonksiyonların hizmetine sunuluyordu. Yürüyüp giden mimari vandalizmden başka bir şey değildi. Bizler o yıllarda, Mimarlar Odası’na sığınmış birkaç genç mimar olarak mesleği filan bir kenara bırakmış, tarihin bu yıkılışına, alaşağı edilişine engel olmaya çalışıyorduk. Az sayıdaki adanmış arkadaşımızla beraber Mimarlar Odası’nı tarihin alaşağı edilmesine direnen bir merkez haline getirmeyi başarmıştık o yıllarda. Belki birçok yıkıma engel olamadık ama kurtardığımız yapılar da az değildi. Hepsinden önemlisi, sivil mimari bilincini uyandırmayı başarmıştık toplumda. O gün biz tarihi evler yıkılmasın diye çırpınırken bizle alay eden, bizi her şeye karşı olan müzmin solcular olarak nitelendiren sonradan görme burjuvazi şimdi fellik fellik yüksek tavanlı ev arıyor Cihangir’de, Balat’ta, Tarlabaşı’nda, tarihi Rum evlerini ziyaret yeri haline getiriyor, bunlar için servetler ödüyor…

Tüm bunları neden anlatmaktayım? Galata’dan Karaköy’e (Bir Liman Hikayesi) adlı bir kitap çıktı Sel Yayıncılık’tan. Yazarı Orhan Türker. Orhan Türker, kaybedilmiş bir tarihsel bölge olan Galata’daki son kalıntıları, son yapıları, son değerleri tespit etmeye yönelik bir kitap hazırlamış. Kitap korumacılık alanında düşünen, çalışan, tarihsel kalıtlara ehemmiyet veren okurların ilgisini derleyebilecek ögelerle dolu.  Sözkonusu kitap Orhan Türker’in bu alanda yaptığı tek araştırma değil. Osmanlı İstanbul’undan Bir Köşe Tatavla, Mega Revma’dan Arnavutköy’e Bir Boğaziçi Hikayesi, Fanari’den Fener’e Bir Haliç Hikayesi, Halki’den Heybeli’ye Bir Ada Hikayesi, Nihori’den Yeniköy’e Bir Boğaziçi Köyünün Hikayesi, Prinkipo’dan Büyükada’ya Bir Prens Adası’nın Hikayesi, Therapia’dan Tarabya’ya Bir Diplomatlar Köyünün Hikayesi, Antigoni’den Burgaz’a Küçük Bir Adanın Hikayesi gibi kitapları da var.

Galatadan Karaköy'e

Galata’dan Karaköy’e Bir Liman Hikayesi

Galata’dan Karaköy’e Bir Liman Hikayesi ilk defa 2000 yılında basılmış. Elimizdeki Sel kopyası ikinci baskısı. Kitap Osmanlı tarihi içinde de Bizans’ta olduğu gibi ayrıksı hatta zaman zaman özerk bir duruma sahip Galata’nın tarihçesi ve konumunu anlatarak işe başlıyor. Daha sonra, Galata’daki Rum nüfus yapısı, Galata ile Sakız Adası arasındaki ilintiler, bölgenin idari yapısı, Galata’daki Rum kiliseleri, Ayazmalar, dernekler, hastaneler, camiler, Ermeni kiliseleri, sinagoglar, Rus manastırları, Galata okulları, denizyolu bağlantıları, Galata Rıhtımı, bölgedeki göçler, Galata Borsası, Galata bankerleri, tiyatrolar, meyhaneler, barlar, genelevler, oteller, çeşmeler, hamamlar, tünel ve tramvay, Galata’da iz bırakmış isimler, yangınlar ve tulumbacılar, 1894 depreminde Galata, Galata’da Papa Eftim olayı, Karaköy Meydanı, İstimlakler ve yıkımlarla anlatısını sürdürüyor.

Orhan Türker’in Galata’dan Karaköy’e adlı kitabı, oldukça başarılı ve iyi düşünülmüş bir kentsel, tarihsel envanter sunuyor bizlere. Bu bölgede girişilecek imar, ıslah, restorasyon gibi faaliyetlerde gözönünde bulundurulması gereken öncelikleri bir bir sıralıyor. Girişilebilecek herhangi bir densizlik için şimdiden önümüze röper noktaları, işaretler, kayıtlar koyuyor. Üzerinde oturduğumuz tarihsel hazinenin ne kadar hor kullanıldığını ve aslında ne düzeyde bir ehemmiyet taşıdığını belagate fazla girmeden listeler halinde sıralıyor.

Bilindiği üzere Galata için çok önemli bir proje gündeme gelmişti geçtiğimiz yıl: Galataport. Tophaneden Galata Köprüsü’ne kadar olan alanı içine alacak oldukça büyük bir kentsel projeydi bu. Basında bu projenin ihalesi konusunda çeşitli spekülasyonlar oldu. Doğrusu işin maddi yanları ile ilgilenmek benim tarzımdaki  yazarlara düşmez. Fakat bu tür projeler icra edilirken dikkate alınması gereken unsurlar Orhan Türker’in kitabında oldukça ciddi bir şekilde sıralanmış, belirlenmiş. Yetkililer bu hususlara dikkat ederlerse kanımca çok iyi olur.

Kitabın, biz edebiyatçılar için sempatik gözükmeyen yanı ise son derecede dökümanter, envanter çıkarmaya yönelik, belagatten uzak tutumudur. Bizler, yörenin tatlı anlatılarını, efsanelerini, anekdotsal ayrıntılarını, şen şakrak cezbedici, tecessüs uyandıran mufassal hikayelerini bilmek, duymak isterdik. Biz edebiyatçılar böyle şeyleri çok severiz. Belki de bilinçli bir tercih olarak Orhan Türker kitabında bu edebi unsurlara eğilim göstermemiş. Bu da kitabı bambaşka bir alanda ciddi bir referans kitap olmak noktasına taşımış. Galata yöresini kurtarmak için Galata’daki İngiliz Dış Karakol Binası’nı satın alarak ofisini oraya taşıyan, binanın giriş katında çok tatlı bir butik restoran oluşturan, Galata Derneği’nde yıllarca değerli çalışmalara imzalar atan hoşsohbet, rind dostum Mimar Mete Göktuğ’dan bu hikayeleri, bu efsaneleri, bu tatlı anlatıları yıllarca bir masal aleminde gezer gibi dinlediğim için dimağım bu tadı aradı. Bu kitabın amaçları ise bir başka yöne münhasır. Bunu kitabın arka kapağı pek güzel betimliyor:

“Evliya Çelebi’nin ‘Meyhanecileri Rum, satıcıları Ermeni, ulufecileri Yahudi’dir.’ diye anlattığı bölge, günümüzde kalan son birkaç Rumu, tek tük meyhaneleri, yirmi üç kişilik cemaati ile üç kilisye sahip Türk Ortodoks Patrikhanesi, öğrencisiz Rum okulu, hanlardaki elektronik eşya dükkanları ve baklava imalathaneleri ile geceleri yaşamayan garip bir semte dönüşmüştür. ‘Galata’dan Karaköy’e sadece bir semtin çalkantılı öyküsü değil, aynı zamanda bir İstanbullu olarak neler kaybettiğimizin de acı bilançosudur.”

Galata’dan Karaköy’e Bir Liman Hikayesi
Orhan Türker, Sel Yayıncılık, 110 Sayfa

Hikmet Temel Akarsu
İstanbul, 7 Aralık 2007

Radikal Kitap’ın 14 Aralık 2007 Tarihli nüshasında yayınlandı.

Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, kendini yaşam düşü olan yazarlığa adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen hemen her alanında ürün verdi. Sanatçı Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesi olup halen İstanbul'da Sanat Ekibi'nin Sanat Danışmanlığı'nı sürdürmektedir.

Hikmet Temel AKARSU

Comments are closed.