7.4 Okunmalı

Hiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez, diye yazar Milan Kundera Kimlik’te. Çünkü aşk konuşamaz; âşık ile maşuk’a ait dil’e, sese ve sözcüklere ihtiyacı vardır kendini var kılabilmek için.

Aşkın taraflarının birer dil’e, sese veya sözcüklere sahip olması da yeterli değildir çoğunlukla. Bunlar aşkın doğuşu için şart değillerse de; aşkın varlığını sürdürebilmesi için zorunludurlar’ı anlıyorum ben yazarın söz konusu cümlesinden. Jako üzerine yazmayı planladığım günlerin üzerinden aylar geçmesine karşın, kurgumu kağıda dökememenin nedenini ancak bu cümleyi okuduğumda kavrayabilişim ironik bir durum sanırım.

Jako’yu okurken daha, onun üzerine sayfalarca yazabileceğimi düşünüyordum. Notlar almış, kendimce yazacaklarımı planlamıştım. Ancak ne zaman kâğıdı kalemi önüme çeksem kısırlaşıyor, donup kalıyordum. Bu anlamsız durumu uzun süre görmezden geldikten sonra merak ağır bastı ve gerekli soruları sormaya başladım kendime. Yanıtlar için Jako’ya yeniden dönmekten başka çare görünmüyordu. Yeni bir okuma yapmanın en anlamlı yanı, bir okurun kitapla ilişkisinin kitabın anlaşılması üzerindeki etkisini “yeniden” anımsamaktı.

Bazı hikâyelerin mesafesiz görüntüsünün, okuru feci bir yanılgıya sürüklemesi tehlikesi içerdiğini bilirdim de; Jako okuma girişimimin ilkinde, bildiğimi göz ardı etmiş olacağım. Kitapla özdeşleşmek, okur açısından da metnin kendisi açısından da oldukça tehlikeli. Kısacası Jako, özdeşim kurmaya yatkın bir hikâye. Her ne kadar bundan, herkesin benzer bir hikâyesi vardır, sonucunu çıkarabilirsek de; asıl sorun Jako’nun herkesin hikâyesini anlatmıyor oluşu. Ya da böyle bir niyet taşımıyor oluşu.

Jako Suskunluğun üstesinden gelemeyen bir hikâyenin hikâyesi temelde. Aşk ülkesinin toprakları üzerinde hiçbir mülkiyet talebi içermeyen bir suskunluğun ve hatta bir dilsizliğin hikâyesi. Benim hikâyem değil, hayır!  Benim hikâyem olduğunu düşündüğüm günlerde giderek sevmemeye başladığım öyküye haksızlık edişimi; ancak gerçeğin ayrımına vararak ve asıl hikâyeyle yeniden tanışarak telafi edebilirdim. Bu ikinci okumanın gerekçesidir.

Jako bir roman mı, ardışık öykü grubu mu yoksa upuzun bir şiir mi, sorusu aklımın bir köşesinde olmakla birlikte; asıl sorunumun kurgunun ve dil’in sürekli daha dikkatle bakmayı gerektiren bir derinliği işaret ediyor oluşu. Yazarın okuru indirmeyi planladığı kuyunun dibi yok gibi ve bu metni hayli zor kılıyor. İşte bu noktada okurun gözleri sözcükler üzerinde gezinirken, zihni okuduklarından yola çıkarak kendi yaşanmışlığının hikâyesine kayıyor. Bu, belki de istenir bir etkidir.

Bilindik anlamıyla yer, zaman ve mekan kavramlarını içeren bir olay örgüsü yok hikayede. Bu nedenle okuyucuyu sarıp sarmalayan duygu, olay örgüsünün peşine takılmaktan çok; anlatının dilsel bir gösteriye dönüşmüş olması. Bu anlamda Jako, okuyucusunu bir yandan içine alan, bir yandan da, tuhaf bir biçimde, belli bir mesafede tutmayı başaran bir yapıt.

Jako’nun dilini ancak, onun kentlerle ilişkisini çözdüğümde kavrayabildiğimi düşünüyorum. Kentler var, daha doğrusu kentlerin ıssız ve yüksek noktalarından kenti izleyen gözler var hikâyede. Jako’ya ve kara saçlı kadına ait gözler bunlar. Issız tepelerden, denizi yüksekten gören kayalıklardan; ama hep dışardan bakarak geçilen kentlerin ruhunu emen bakışlar. Hikâyenin dili de bu bakışlara benziyor; ıssız, yükseklerde ve hep aşağıyı, daha derindeki katmanları işaret eden bir dil bu. Kitabın upuzun bir şiir hissi vermesinin temelinde de bu dil yatıyor besbelli.

Hikâyeye daha yakından ama dışımdan baktığımda, jako’nun halesinde kendinden emin; zaman zaman başka bakışlarda sığınma ihtimalini hep yedekte tutmuş bir kadın imgesiyle karşılaştım. Ve gerçek gücün; acı ve bekleyişin katmerlediği gücün çokça hırpalayarak büyüttüğü bu imgenin etkisinin hikâyeye asıl çekiciliğini kazandırdığını düşündüm.

Aşk, döllenmesinden başlayarak büyümesinin ve sona ermesinin tüm evrelerini – hoşlukları ve sancılarıyla – izlediğimiz bir organizma Jako’da. Ve faillerini hırpalayan, oradan oraya savuran; birinin uzaklaşma diğerinin ise her şeye karşın bekleme dürtüsünü birbirlerine batırdıkları ok’lara dönüştüren bir acımasızlık yer yer. Ama bu sıradan bir hikâye değil mi? Jako’yu sıradanlıktan sıyırıp farklı kılan; hikâyedeki med – cezir’in şiddeti. Savruluşlarla sizi de birlikte savuran açmazların verilişindeki ustalık. Aşk anlık öykünün kahramanı olan Jako’da, kadın ise süreklilik. İşte açmaz bu. Düğümün çözülmezliği yine de çözülebilirliğine dair canlı tutulan iyimserlik. Ama yine de: “Kapıyı ne çarptı ne kapattı.”

Jako’yu, bir edebi tür olarak sınıflamanın güçlüğünden daha önce söz etmiştim. Ama belki bu bir güçlük değildir. Belki bu sözün çoğulluğunun olanağını kullanabilmenin yarattığı bir avantajdır. Bu avantaj, size onu bir roman gibi okuma olanağını verirken, bir yandan da her bölümü aldığı başlıklarla kılık değiştirip, birbiriyle ilintili kısa öyküler topluluğuyla karşılaşma şansını da veriyor. Aklınızda büyük öykü, küçük öykülerin tadını alabilmek de mümkün bu yüzden. Özellikle, “Jako’nın kozmos’taki yeri”, “Jerusalem”, “Kartaca”“Devlet Hududu İtibarı”, “Hiç hikâye” ve “Poz muydun” tek başlarına ele alınarak okunduklarında, oldukça vurucu öyküler.

Jako hala bir ikirciklilik hali bende. Ondadır ki, kapıyı ne çarpabiliyor ne de kapatabiliyorum. Tek özgürlüğümüz, acı ve zevk arasında seçim yapmak değil, iddia edilenin tersine. Jako bunun altını kalın çizgilerle imlediği için önem taşıyor.

Mey
JAKO, Saba Kırer, Everest Yayınları

Okumalar

Tavsiyemiz

Share this on WhatsApp Hiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez, diye yazar Milan Kundera Kimlik’te. Çünkü aşk konuşamaz; âşık ile maşuk’a ait dil’e, sese ve sözcüklere ihtiyacı vardır kendini var kılabilmek için. Aşkın taraflarının birer dil’e, sese veya sözcüklere sahip olması da yeterli değildir çoğunlukla. Bunlar aşkın doğuşu için şart değillerse de; aşkın varlığını sürdürebilmesi için zorunludurlar’ı anlıyorum ben yazarın söz konusu cümlesinden. Jako üzerine yazmayı planladığım günlerin üzerinden aylar geçmesine karşın, kurgumu kağıda dökememenin nedenini ancak bu cümleyi okuduğumda kavrayabilişim ironik bir durum sanırım. ako’yu okurken daha, onun üzerine sayfalarca yazabileceğimi düşünüyordum. Notlar almış, kendimce yazacaklarımı planlamıştım. Ancak ne zaman kâğıdı kalemi önüme çeksem kısırlaşıyor, donup kalıyordum. Bu anlamsız durumu uzun süre görmezden geldikten sonra merak ağır bastı ve gerekli soruları sormaya başladım kendime. Yanıtlar için Jako’ya yeniden dönmekten başka çare görünmüyordu. Yeni bir okuma yapmanın en anlamlı yanı, bir okurun kitapla ilişkisinin kitabın anlaşılması üzerindeki etkisini “yeniden” anımsamaktı. Bazı hikâyelerin mesafesiz görüntüsünün, okuru feci bir yanılgıya sürüklemesi tehlikesi içerdiğini bilirdim de; Jako okuma girişimimin ilkinde, bildiğimi göz ardı etmiş…

7.4 Okunmalı

more
  • Ab Uno Disce Omnes

    7.5
  • Manşet

    7.5
  • Günün Önerisi

    7.5
  • Editörden

    7

jakoHiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez, diye yazar Milan Kundera Kimlik’te. Çünkü aşk konuşamaz; âşık ile maşuk’a ait dil’e, sese ve sözcüklere ihtiyacı vardır kendini var kılabilmek için...

...Jako bir roman mı, ardışık öykü grubu mu yoksa upuzun bir şiir mi, sorusu aklımın bir köşesinde olmakla birlikte; asıl sorunumun kurgunun ve dil’in sürekli daha dikkatle bakmayı gerektiren bir derinliği işaret ediyor oluşu. Yazarın okuru indirmeyi planladığı kuyunun dibi yok gibi ve bu metni hayli zor kılıyor. İşte bu noktada okurun gözleri sözcükler üzerinde gezinirken, zihni okuduklarından yola çıkarak kendi yaşanmışlığının hikâyesine kayıyor. Bu, belki de istenir bir etkidir.

...

Jako’yu, bir edebi tür olarak sınıflamanın güçlüğünden daha önce söz etmiştim. Ama belki bu bir güçlük değildir. Belki bu sözün çoğulluğunun olanağını kullanabilmenin yarattığı bir avantajdır. Bu avantaj, size onu bir roman gibi okuma olanağını verirken, bir yandan da her bölümü aldığı başlıklarla kılık değiştirip, birbiriyle ilintili kısa öyküler topluluğuyla karşılaşma şansını da veriyor. Aklınızda büyük öykü, küçük öykülerin tadını alabilmek de mümkün bu yüzden. Özellikle, “Jako’nın kozmos’taki yeri”, “Jerusalem”, “Kartaca”“Devlet Hududu İtibarı”, “Hiç hikâye” ve “Poz muydun” tek başlarına ele alınarak okunduklarında, oldukça vurucu öyküler.

Jako hala bir ikirciklilik hali bende. Ondadır ki, kapıyı ne çarpabiliyor ne de kapatabiliyorum. Tek özgürlüğümüz, acı ve zevk arasında seçim yapmak değil, iddia edilenin tersine. Jako bunun altını kalın çizgilerle imlediği için önem taşıyor.

7.4

Bir felsefeci olmasının yanında iyi bir okur yazardır Mey. Durmaksızın üretir ve hatta üretmek onun için bir nevi akciğer görevi görür. Popülist yaklaşımlara yüz vermediği gibi bunu hicveden oldukça bilinen hikâye karakterleri yaratır ve bu karakterlerin ağzından fırtına gibi eser. İyi bir düşünür ve bir kitap sevdalısıdır; Çiçeği sever, yeşili korur. Bitti.

Melek Ekim Yıldız

Comments are closed.