Denizcilik Edebiyatı’nın en eski ve en rafine romanlarından biridir Pierre Loti’nin İzlanda Balıkçısı. İzlanda Balıkçısı adlı kısacık roman Fransız yazar Pierre Loti’nin(1850-1923) Türkiye’de bilinen oryantalist imajının çok ötesinde yetkin bir edebi duyarlılığa ve yaratıya sahip olduğunun da kanıtıdır aynı zamanda. Eser, yazarın İstanbul’daki bir Çerkez halayıkın öyküsünü anlattığı Âziyade adlı romanından sonra kaleme aldığı ikinci romanıdır. (1886) Fakat edebi yetkinlik açısından en değerli eseri olduğu söylenebilir.

Pierre Loti, Fransa’nın kuzeyinde, Brötanya bölgesinde küçük bir kasabada yaşayan ve geçimlerini her yıl İzlanda’ya doğru yelken açarak balıkçılıkla sağlayan insanların naturel, içli, denizle iç içe, tutkulu öyküsünü anlatır bu değerli romanında. Bu yönüyle roman, denizcilik kültürüne dair en yaşamsal betimlemeleri yoğun bir şekilde gördüğümüz nitelikli bir denizcilik edebiyatı eseri özelliği taşır.

Pierre Loti’nin bu çok hoş romanı, telif süresi dolduğu için pek çok yayınevinden farklı çevirilerle yayımlanmış. Ben Yaşar Nabi’nin o emsalsiz serisi 1957 tarihli cep kitaplarından Varlık’tan Samih Tiryakioğlu çevirisini esas aldım bu yazımda. 1957 tarihli kitabımı şimdi vefat etmiş gaiblere karışmış Şadıman Teyzemin kitaplığında buldum ve bugüne dek açılmamış olan tırtıklı sayfalarını eski zaman kitaplarında hep olduğu gibi açacakla kesip okumaya koyuldum. Tüm bunlar kitabın yaydığı nostalji duygusunu katladı desem yeridir.

İzlanda Balıkçısı’nın arka kapak yazısı romanı belki de en öz şekilde betimleyen içerik: “İzlanda Balıkçısı, Pierre Loti’nin eserleri arasında gerçek hayata en yaklaşanı, dolayısıyla en başarılısı sayılır. Burada Kuzey Fransa kıyılarındaki bir kasabanın İzlanda açıklarında balık tutarak nafakasını çıkaran, bu yüzden de zalim denize hesapsız kurbanlar veren fakir insanlar anlatılır. Aşkları, özlemleri, dertleri ve yaslarıyla küçük ama namuslu, çalışkan insanların yaşayışlarını Loti bu kitabında o şair kalemiyle gerçekten imrenilecek bir ustalıkla canlandırmıştır. ../..”
“İzlanda Balıkçısı” 160 sayfalık kısacık bir roman. Fakat sayfa sayısıyla kıyas götürmeyecek bir varsıllığı yansıtmakta. Öncelikle belirtmek gerekir ki asıl adı Louis Marie Julien olan yazarın deniz subayı olması ve 17 yaşından itibaren Fransız donanması mensubu olarak uzak denizlerde seyr ü serüvenlerde bulunması eseri denizcilik vokabüleri ve kültürü açısından gelişkin ve etkileyici kılmıştır. Zaten yazara Loti adı da bu seferler sırasında Tahiti’li yerliler tarafından verilmiş. “Loti” söz konusu yörede yetişen egzotik bir çiçeğin adıymış.

Romanda uzun uzadıya Fransa’nın Brötanya bölgesinde yer alan balıkçı kasabasının yerlilerinin yaşam tarzları ve ritüelleri anlatılır. Bu anlatılarda denizcilik edebiyatına dair gelişkin bir betimleyici dil kullanılır. Ancak Loti, dili fazla karmaşıklaştırarak okumayı zahmetli kılacak edimlerden uzak duran empresyonist çağ yazarlarındandır. Yazarlık yaptığı yıllar Zola gibi anlatımcı, izlenimci yazarların ön planda olduğu dönemdir. Loti’nin eserlerine de dönemin bu edebi akımları ağırlığını vurur. Dil, geniş kitlelerin anlayabileceği açıklıkta, sade, akıcı, maharetlice kurulmuş, söyleyiş güzelliğine sahip ve şairanedir. Ancak bütün bunlar başarılırken denizciliğe dair hiç kimsenin bilmediği kavramlar ve terminoloji de metne ustaca yedirilmiştir. Bu anlamda Loti’nin bu başarılı romanında denizciliğe özgü bir alt dili alttan alta geliştirdiği söylenebilir.
Romanın kurgusal yapısı girift ve karmaşık değildir. Olay örüntüsü anlatımcı bir dizge içinde sade bir şekilde sürer gider. Karakter analizleri de derinlemesine yapılmaz. Buna mukabil denizin yoğurduğu kasabanın umumi karakteri ve ritüelleri; yaşam tarzı; duygu, özlem ve travmaları kolektif bir betimleyicilik vasıtası ile her pasajda derinleştirilir. İzlanda Balıkçısı’nda bütün tasvirler doğanın ağır baskısı altındaki yoksul insanların umumi yaşayış tarzına ve denizden gelen nafakanın acımasız bedellerine dairdir. Pierre Loti bu kolektif betimleyiciliği sadece ustaca yapmaz aynı zamanda eserinde derin bir estetiğe; duygusal derinliğe ve şairaneliğe varan gelişkin bir edebi dil kullanır ki eseri yükselten de bunlardır zaten.
Denizcilik kültürünün yoğurduğu bir kasabayı betimlerken kullanılan şu dil sanırım sözünü ettiğimiz estetiği en güzel şekliyle yansıtmaktadır:
“Sevişenler akşam olurken kapılarının önündeki sıralara beraberce oturmaktan her zaman çok hoşlanırlar.

Yann ile Gaud da böyle yapıyorlardı: Her akşam Moan’ların kulübesinin kapısındaki granitten eski sıraya oturuyorlar, âşıkdaşlık ediyorlardı.
Başkalarının elinde bu iş için bahar vardır, ağaçların gölgesi vardır; ılık akşamlar, çiçeklenmiş gül fidanları vardır. Onların elindeyse hasır otlariyle, taşlarla kaplı bu deniz diyarın çöken şubat akşamlarının alaca karanlığından başka şey yoktu. Başlarının üzerinde, ne de çevrelerinde hiçbir yeşillik dalı görülmüyordu. Yalnız engin bir gök, ki âvare sisler ağır ağır geçip gidiyorlardı içinden. Çiçek namına da koyu renkli yosunlar… Balıkçılar kıyıdan yukarıya tırmanırlarken ağlariyle patikaya sürükleyip getirmişlerdi bunları. Deniz akıntılarının ılıklaştırdığı bu bölgede kışlar pek sert değildi; ama ne de olsa bu alaca karanlıkla beraber, çoğu zaman, dondurucu bir nem ve omuzlarına konan belli belirsiz küçük damlalar da geliyordu.” (Sayfa 119)

../…

Tamamen 1950’li yılların Türkçe yazım adabına bağlı kalarak buraya aktardığım; bugün terk ettiğimiz bazı yazım ilkeleri dolayısıyla normalde olduğundan da daha sempatik gözüken bu pasajdaki edebî yetkinliği ve estetik duyguyu görebilmek son derecede kolaydır. İşte “İzlanda Balıkçısı” bu gibi sosyal yaşam öğelerinin denizle hemhal oluşunun uzun uzadıya anlatıldığı derinlikli bir denizcilik romanıdır.

Romanda denizcilerin, en başta Yann ve Sylvester adlı kahramanlarımızın denizle iç içe serüvenleri anlatılırken bir yandan aile bağları da serimlenir. Bunlar final kurgusuna ait hazırlıklardır. Fakat romanın akışı içinde bir deniz aşırı savaş için donanma bünyesinde Uzakdoğu’ya giden kahramanımız Sylvester’in şehit oluşuna bile tanık oluruz. Bunlar uzun uzadıya anlatılmakta olsalar da ana kurguyu varsıllaştıran öğeler değillerdir. Hatta roman için gereksiz unsurlar olarak bile görülebilirler. Ama hem empresyonist çağ sanatında hem de Pierre Loti’nin edebiyatında olaylar geniş bir skalada anlatılırken panorama bozulmak istenmez. Gerekli gereksiz her şey anlatılır. Bu tutum zaman zaman özen noksanlığı gibi duyumsansa da anlatımcı düsturda fuzuli görülmez. Ayrıca esere sahicilik ve gerçekçilik boyutu kattığı da kesindir.

Bu sahicilik boyutu bizi en çok da kitabın yaralayan; yürek dağlayan finalinde vurur. Her şeyin bu denli somut ve gerçek olduğu bir dünyada İzlanda sularından dönemeyen denizcileri bekleyen sevgilileri ve karılarının umutsuz hicranı dayanılacak gibi değildir. Tüm diğerleri seferden dönmüşken, kahramanlarımızdan altı günlük evliyken kocasını sefere yollamış; sevdalısına doyamamış genç kadın Gaud’un, kocası Yann’ın Léopoldine yelkenlisi ile açıldığı İzlanda sularından mevsim bitimi dönemeyişini beklerkenki duyguları bizi keder fırtınalarına sevk eder. Bütün tekneler bir bir döner; Léopoldine dönmez. Yann’a ne olmuştur; kimse bilmez. Uzunca bir bekleyişten sonra son umutlar da tükenir. Belli ki Yann’ı acımasız deniz yutmuştur. Ama nasıl? Bu asla bilinemeyecektir. Pierre Loti bunları çok güzel anlatır. Denebilir ki; kalbimizi paralar, bizi perişan eder. Roman bu bölümlerde yükselir ve büyükler arasına karışır.

İzlanda Balıkçısı romanında sadece duygusal ve estetik bir dil kullanılmaz. Aynı zamanda denizciliğe dair jargon ve söylem de verilir. Hatta bunlar zaman zaman biz fani okurların bilgi dağarcığını aşarak vokabüler oluşturulmasına doğru evrilir. Tıpkı şu tümcede olduğu gibi:
“Sonra mizena ana istrelyasında bir vene var bunun. Onlar değil Jeanne- Marie bu. Ama her halde bizimkiler de gecikmezler artık.” (Sayfa: 152)
İzlanda Balıkçısı sadece olayların yaşandığı 19. Yüzyıl Kuzey Fransa kıyılarını, Atlantik denizciliğini ve bölge balıkçılarını anlatımcı bir üslupla, başarılı bir şekilde edebiyatın kayıtlarına geçirmekle kalmıyor; dünya durdukça zevkle okunacak çok başarılı ve varsıl; duygusal deryalarda yüzen bir romanla da bizi buluşturuyor.

Resmi söylemde Türk dostu ya da oryantalist ya da kimi fanatik şairlerce bizim duygularımızı pazarlayan bir garb kurnazı olarak görülen Pierre Loti için bu romanı okuduktan sonra güzel sözler söylemek, güzel duygular beslemekten başka bir şey gelmiyor insanın aklına.
Bu çok hisli romanı denizle ve denizcilikle uzaktan yakından ilgili herkesin okumasını dilerim.

İzlanda Balıkçısı
Pierre Loti
Roman – Varlık Yayınları
Çeviren: Samih Tiryakioğlu

Hikmet Temel Akarsu
İstanbul, 19 Ağustos 2015

Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, kendini yaşam düşü olan yazarlığa adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen hemen her alanında ürün verdi. Sanatçı Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesi olup halen İstanbul'da Sanat Ekibi'nin Sanat Danışmanlığı'nı sürdürmektedir.

Hikmet Temel AKARSU

Comments are closed.