Sitemizin Genel Sanat Danışmanı Hikmet Temel Akarsu‘nun, Orhan Pamuk‘un son romanı Kafamda Bir Tuhaflık hakkındaki yazısı Gösteri Dergisi‘nin Mayıs 2015 sayısında kısaltılarak yayımlandı. Yazının orijinal metnini sunuyoruz.

Orhan Pamuk

Orhan Pamuk

Masumiyet Müzesi’nden yedi yıl sonra yeni bir roman yayımlayan Nobel Ödüllü ünlü yazar Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” adlı bu son eseri hakkında söz söyleyebilmek ancak yazar hakkında oluşmuş çok sayıdaki önyargıdan kurtulmak çabası sonucunda anlamlı olabilir. Bu anlamda; öncelikle belirtmek isterim ki; bu kritik yazısı bu türden önyargılara ve “ana akım” telakkilere hiçbir zaman itibar etmemiş; otoritenin dehşetli gücü ve ikna kabiliyeti karşısında fikirlerini revize etme ihtiyacını hiçbir zaman duymamış bir yazar tarafından kaleme alınmaktadır.

“Kafamda Bir Tuhaflık” yazarın uzun soluklu ve derinlikli araştırmaları ve gözlemleri sonucunda meydana getirdiği heyula bir dağarcıktan seçerek ve eklemleyerek ve kişi ve karakterlere bu dağarcıktan malzemeler yükleyerek bir araya getirdiği bir “olimpik anlatı”. Eserin empresyonist çağ; yani 19. Yüzyıl nehir roman anlatı sanatının temel özelliklerini taşıması yanı sıra kimi bazı özgün ve yenilikçi yanları da var. Yazar “olimpik anlatı”sını eser boyunca farklı karakterlerin bakış açıları ve içsel monologları ile yürütüyor. Giriş, serim, sonuç olarak açıklanabilecek klasik dramaturji yapısında her ne kadar kendine özgü bir başkahraman (Mevlut) var gibi gözükse de aslında (Kar hariç) her Pamuk romanında olduğu gibi “esas oğlan” yine İstanbul. Eserde münhasıran bu yaşlı, cerbezeli ve devingen kentin son yarım yüzyıllık “Kentsel Dönüşümü” anlatılıyor.

Mikrososyolojik Bir Tez Çalışması

“Kafamda Bir Tuhaflık” kalp kanatan bir romandan ziyade üniversite projesi olarak ele alınmış bir mikro sosyolojik tez çalışmasının özelliklerini yansıtıyor. Ancak yazarın yıllar içinde geliştirdiği anlatım becerisi işbu mikro-sosyolojik malzemeden bir kolaj yaratılırken eserin roman sanatının özelliklerini taşır hale gelmesini başarı ile sağlıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse Pamuk’un ancak Masumiyet Müzesi’nde yavaş yavaş aşmaya başladığı Türkçe kullanım tutukluğunu; bu son romanında tamamen bertaraf ettiğini ve eski romanlarındaki yetersiz Türkçe kullanımının hilafına bu son romanında yetkin, kıvrak, akıcı ve derinlikli bir Türkçe kullanmayı başardığını söyleyebiliriz. Bunda elle yazı yazmayı “alâmet-i farika” ve “karakter özelliği” edinmiş yazarın zaman içinde terakki etmesinin yanı sıra yeni geçtiği yayınevinin daha geniş maddi olanakları dolayısıyla daha iyi editörler ve düzeltmenler istihdam ediyor olmasının payı var mı bunu şimdilik bilemiyoruz. Neticede imza sahibi sorumlu ve muhataptır. O nedenle bu başarıyı yazara mal edebiliriz.

“Kafamda Bir Tuhaflık” yazar Orhan Pamuk’un ait olmadığı bir sosyal sınıf ve zümreye dair giriştiği ikinci anlatısı. “Kar” romanındaki ilk girişiminde yazar, hazin bir yanılsama, yapıntı bir roman ve hilaf-ı hakikat ihtiva eden fakat dış dünyaya son derecede cazip gözüken bir anlatı ile ülkemiz açısından “dramatik” bir dönüşüme neden olan olayların bir parçası olmuş, gelecekte edebi değerinden çok bu travmatik yanıyla tartışılacağı şimdiden belli olan bir anlatıya imza atmıştı. Olasılıkla “Kar” romanı o gün için “ana akım” tarafından gündeme taşınmak istenen ılımlı siyasal İslam’a verdiği prim, Türkiye’de o gün için mevcut olan ceberrut ve jakoben devlet yapısını mahkûm etmesi ve tasarlanan neo-liberal siyasal düzenlemelere tutamak teşkil etmesi açısından takdirle karşılanmış Nobel mükâfatı da yazara olasılıkla bunun için tevdi edilmişti. Kuşkusuz yazarın en çok suçlandığı konu bu serüveni “teamüden”(?) tasarlamış olmasıydı. Bunun teamüden mi tesadüfen mi olduğunu tartışmak bizim konumuz değil. Bizi alâkadar eden eserin edebi yetkinliğidir ve “Kar” romanı edebi yetkinlik açısından; fena olmayan bir anlatım diline sahip olmasına rağmen oldukça problemli bir romandı. Çünkü gerçekleri yansıtmıyor, Türkiye’yi Batılıların görmek istediği gibi tasvir ediyor, siyasal mühendisliğin değirmenine su taşıyor ve bazı siyasal hadiseleri çarpıtıyordu. Temel aksiyon şeması ise Cevat Fehmi Başkut’un 1964 tarihli “Buzlar Çözülmeden” adlı ünlü oyununa çok benziyordu.

Oysa “Kafamda Bir Tuhaflık” çok daha kendinden emin ve kuvvetli bir anlatı. Yazar “Kar” romanında işlediği pek çok kusurdan bu son romanında arınmayı başarmış. “Kafamda Bir Tuhaflık” daha sonra derinlemesine inceleyeceğimiz kimi başarılı anlatım özelliklerine rağmen yine de “bir empati romanı” olmanın özelliklerini daha fazla yansıtmaktadır. Yazar yukarıdan gözlemlediği “lumpen proleterya”yı mistifiye eder, ona itibar ve şairanelik tevdi ederken bizler gibi o sınıflara daha yakın olan kesimlerde zaman zaman yabancılaşma yaratmaktadır. Daha açık ifade etmek gerekirse şunu söyleyebiliriz: O sınıflar o yazarın anlattığı kadar şairane, içli ve naif asla olmadılar! Biz bunu çok daha can yakan, yürek söken, kahreden mevkilerden izlemek; dahası yaşamak zorunda kalmış insanlardık ve bunu çok net olarak biliyoruz. Çünkü bizler bundan mağdur ve muğber olan orta sınıflardandık. Neo-liberal düzenlemeler ve kentsel dönüşüm süreci biz küçük burjuva orta sınıfları mahveder ve aşağı iterken; türedi, fırsatçı “lumpen proleterya”yı muteber konumlara taşıyarak Türkiye’de son derecede talihsiz bir süreci de gündeme taşımıştı. Bunun sakıncalı sonuçları bugün hâlâ güncel hayatımızı zehirlemeye devam etmektedir.

“Kafamda Bir Tuhaflık” yazarın kimi söyleşilerinde dile getirdiği gibi bir grup üniversite öğrencisinin sahada yaptığı röportaj ve incelemelerden de yararlanılarak “teşkil edilmiş” bir roman. Bu yanıyla; Boğaziçili diskuru ve talebelerin sosyal-siyasal olaylara bakışını yansıtması kaçınılmaz. Lakin dürüstlükle teslim etmek gerekir ki yazar bu araştırma ve tespitleri roman sanatının potasında eritirken son derecede başarılı işler yapıyor. İçten, incelikli, tutkulu ve derinlikli betimlemelerle toplumumuzun aşağı tabakalarının ritüel, örf ve ananelerini derinlemesine irdelerken, alt-dil, algı, anane ve jargonu bir kuyumcu titizliğiyle edebiyatın kayıtlarına geçiren ve bunu yaparken de söz konusu öğeleri metne, mekânlara ve karakterlere ustalıkla yediren bir performans sergiliyor. Dahası yazar, “bozacılık” gibi unutulmaya yüz tutmuş meslekler, İstanbul’da kent dönüşürken ortaya çıkan yeni asalak sınıfların türedi âdetleri, dinsel argümanların sosyal hayatta nasıl oportünistçe kullanıldıkları, Türkiye’deki izdivaç meselesinin pek çok sorunsalı, toplumumuzdaki yalancılık, iki yüzlülük, kurnazlık ve güvenilmezlik gibi unsurların söz konusu dönemde nasıl hayat tarzı haline dönüştüğünü inanılması güç bir varsıllık ve ayrıntıcılıkla edebiyatın kayıtlarına geçirmeyi başarıyor.

Lumpen Proleterya’nın Öyküsü

Yazar yaşadığı kentin tarihini ve yüzyıllara uzanan söylencelerini çok iyi bildiği için; yeni temayüz eden sosyal sınıfların tüm bu varsıllıkları ve hazineleri yakıp yıkarken, yeniden oluşan kenti yağmalarken yarattığı tahribatı, sergilediği barbarlığı son derecede romanesk ve dokunaklı bir konteks içinde anlatmayı başarıyor. Bu anlatılar romanın yükseldiği bölümlerdir. Özellikle romanın ikinci yarısından itibaren; kız kaçırma, kentte tutunma, gecekondu çevirme gibi anlatılar bitip de kentin kangrenleşmiş sorunlarına sıra geldiğinde; “lumpen proleterya”nın kendi arasındaki kast sitemini kurması, siyasal sistemle bütünleşmesi, kaçak elektrik kullanımından neşet eden mafyalaşma, arazi mafyaları ve sol siyasal örgütlerle tarikatların bu işlere el atması ve finaldeki kentsel dönüşümle birlikte eski gecekonducu “bîçare”lerin(!) yeni türedi zenginler olarak ortaya çıkıp rezidans ve gökdelenlere yerleşmesini anlatırken sanatının doruğuna çıkmakta ve çok ciddi bir edebi mirası sonraki kuşaklara nakletme gibi bir onuru hak etmekte.

Yazar bu değerli eserinde “bozacılık” gibi devri kapanmakta olan bir mesleği alegorik unsur olarak kullanarak yok olmakta olan kentsel ritüellere ve mesleklere; eski çağ kent estetiğine de ağıt yakmakta; saygı duruşunda; ihtiramda bulunmaktadır. Ayrıca bozacılık mesleğinin icra ediliş yönteminden dolayı husule gelen yaşam tarzını yazar felsefi mesajlarını vermekte kullanmaktadır. Örneğin gece vakti yalnız gezilen karanlık sokaklar, kapısı çalınan, içeri buyur edilinen yabancı evler, eskiye dair bir sesin kent sokaklarında yankılanmasının insanlara taşıdığı nostaljik duygu, içsel boşluk duygusu, harap mezarlardaki yalnız geceler ve modası geçmiş bir para kazanma biçimine bakarken içine düşülen ruhsal durumlar. Bunlar romanı sanatsal olarak yükselten pek çok öğeden en karakteristik olanlarıdır. Bu alegorik tekniği yazar başka pek çok kere başka unsurlarla tekrar etmektedir. Örneğin sokak köpeklerinin davranışları ya da eve temizlikçi getiren küçük burjuva kadınlara dair anlatılar da bu tür alegoriler içermesi açısından edebi değer taşımaktadır.

Sadece “bozacılık” mesleği değil; romanda adı geçen pek çok mekân, dükkân, işyeri, mahalle hatta ve hatta bizzat karakterler, taşıdıkları isimlerle ve imgeleriyle mesajlar vermekte bir alegoriye özne olmaktadırlar. Kimi zaman yazar bunları sıralarken fetişizme kaçsa, işi şova dökse ve malûmatfuruş bir abartıyla anlatının tadını kaçırsa da yine de bunların esere belli oranda sanatsallık kattığı yadsınamaz. Çocuklara koyulan isimlerden, büfelere verilen adlara, inşaat şirketlerinin ünvanlarından kimi dernek ve cemiyet isimlerine kadar; hatta hatta romanda adı geçen Konya, Beyşehir, Gümüşhane, Elazığ, Sivas, Yozgat, Tokat gibi geleneksel Orta-Anadolu Sünni Türk toplumu merkezlerine kadar her bir seçim ve isim alegorik mesajlar vermekte ve çözümlenmek üzere insanı derin derin düşünmeye sevketmektedir. Bu teknik ve yazınsal çabalar romanı derinleştirmektedir.

Romanda Yabancılaşma

Kafamda Bir TuhaflıkRomanda İstanbul’un son elli senelik dönüşümü anlatılırken meselelere bakış üst-sosyal sınıfların görüşlerine paralel olarak ele alınmaktadır. Örneğin Marksist sosyolojinin bakış açısıyla ele alındığında ön plana çıkması gereken emek-sermaye çelişkisi, işçi sınıfı, kol emekçileri, gerçek proleterya, sınıflar çatışması, eski “teknokrat- burjuva” ittifakının yürüttüğü idare tarzı, kitle kıyımları, faşist hareketin örgütlenişi, yapay terörün el altından teşvik edilmesi, kontr-gerilla, solun acımasızca imhası, neo-liberal düzenlemeler, işçi sendikalarının evcilleştirilmesi, sarıya boyanması ya da kapatılması, siyasal cinayetler, sosyalist hareketin yasaklanması, dünyadaki dönüşüm ve devrimler, sağ-sol çatışması vs. es geçilirken; Tanrı yazar olup hep bir şairanelik içinde tüm sınıflara eşit derecede hak veren, meseleleri Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Jakoben-İslamcı çekişmesi şeklinde ele alan bir bakış açısı yürütülmektedir.

Bu telakkiler, romana yabancılaştığımız hususların bir kısmını teşkil etmektedir. Çünkü gerçekte bu olaylar tam olarak böyle cereyan etmemiştir. Aslında “lumpen proleterya”nın övülecek bir yanı yoktur. Umumiyetle yanlış işler yapmış, sınıf bilincine sahip sosyal kesimlerin zehirlenmesinde kullanılmış ve toplumumuzun çürümesinde öncü rol oynamıştır. Pamuk bu meselelere böyle bakmaz. Ona göre sınıf çatışması, sömürü düzeni, adaletsiz gelir dağılımı, finans kapitalin yıldırıcı baskısı, rant ekonomisi, tefeci düzeni, kredi tuzağı, dış güçlerin stratejik tahkim planları, savaş tahrikçiliği, spekülatörlük, “hedge fon” ve sıcak paraların ülkeleri mahvetmesi, iflas ettirmesi, sefalete düşürmesi filan yoktur. Kürtler vardır, Aleviler vardır, kötü niyetli ve hoyrat yerli yöneticiler vardır, iyi kalpli hatta filozof düzeyinde lumpenler vardır. Bir bozacı melaike kadar iyi yürekli olabilmekte, temizlikçi bir kadın ruhunda bir Emma Bovary taşıyabilmektedir. İyi kalpli olduğunda Tanrı sana da saadet bahşedecektir. Kötüler er-geç cezasını bulacaktır. Yoksul da olsan mutlu olabilirsin. Kent sana şanslar tanıyacaktır. Kenar mahallelerde dergâh güden şeyhler ve şıhlar son derecede bilgedirler ve bizim ruhen temayüz etmemizde rol oynarlar; doğru şeyler söylerler ve çok zaman bizdeki uyanışı ateşlerler; dinsel yönelim mağdur sosyal sınıfların olan biten çürümeyi yadsımasından ileri gelmektedir. “Ne mutlu o insanlara ki fakirdirler.” (İncil) dercesine İsevî retoriğe kadar uzanan bir nikbinlik… İşte bu tür telakkilerin çoğaldığı sayfalarda yazarımızın çocuksu bakış açısı bizi kuşkuya düşürür ve esere şüphe ile bakmaya başlarız.

Kitapta yakamızı bırakmayan bir yabancılaştırıcı unsuru da gerekli gereksiz sayısız ayrıntı ve herkesin bilip her gün kullandığı bir sürü âdet, örf, ritüel, kavram ve düşünüşün gereksiz yere, bıkmadan usanmadan, eser boyunca anlatılması; hatta yer yer bunlara Ahmet Mithat Efendi tarzı tarifler yapılmasıdır. Bu lüzumsuz ayrıntıların romanı gereksiz yere şişirdiğini ve uzattığını düşünerek bu ifadelerin derinliklerine baktığımızda Pamuk’un aslında ne yapmaya çalıştığını fark etmekte gecikmeyiz. Orhan Pamuk’un hedef okur kitlesi biz değilizdir. Dünyanın bütünüdür. Hatta biz Türkçe okuyan okurlardan daha ziyade yabancılardır. Orhan Pamuk, Türkiye’de yaşamakta olduğumuz, yıkım ve yarılmalarla dolu, absürd ve çılgın yaşamın, olduğu gibi anlatıldığında bile yabancılar için inanılması güç bir fantezi, bir otantik hazine, bir egzotik derya, bir “catastrophic” macera, bir “ekşın”(!) olduğunu görmüş, yaşamış ve bunun bilincine varmış; nemasını almış bir yazardır. O yüzden bizim hayret eden bakışlarımız arasında bu gereksiz unsurları sayfalar boyunca anlatır durur. Hem de olduğu gibi. Bunun bizim için değil; tercümana da istifadeli olacak şekilde yabancılar için yazıldığını fark ettiğimizde, dikkate alınmadığımızı, kullanıldığımızı; istismar edildiğimizi düşünür hafif içerleriz. Ama yapacak bir şey yoktur. Pamuk yazarlığı biraz da bu değil midir?

Ana Kanona Dönüş

Tüm bu eleştirilecek yanlarına rağmen; Türk edebiyatı’nın ana kanonu olan sosyal-gerçekçi yazarlar Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin ve gecekondu âlemini ilk defa mistifiye eden 80 sonrası yazar Latife Tekin gibi “reel” bir konuya el attığı ve bu alanda okumaya, tartışmaya ve faydalanmaya açık yetkin bir eser ortaya koyduğu için Orhan Pamuk’u takdir etmek gerekmektedir. Post-modern olmayan anlatısı bize gerçek edebiyatın kimi gerçek tatlarını tüm kusur ve eksiklerine rağmen özenilesi bir varsıllıkla verebilmekte ve bize İstanbul imgesine dair yepyeni düşsel fasadlar sunabilmekte. Gerçeklikle ilintili olsun ya da olmasın yazarın ortaya koyduğu tabloda kendine özgü bir estetiğin de yaratıcısı olduğunu memnuniyetle ve beğeniyle kabul etmek gerekir.

Kısacası; yaşamı boyunca hedeflediği başarıya kavuşmuş bir Orhan Pamuk okumak yekdiğerinden çok daha zevkli diyebiliriz. O eski ihtiraslar, hesap-kitap ve stratejiler, asabiyet ve gerginlik olmadığı zaman Orhan Pamuk okumak çok daha anlamlı ve değerli. “Kafamda Bir Tuhaflık” lafzeylediğimiz kimi eleştirilebilecek yönlerine rağmen; yazarın, ait olmadığı bir sınıf olan “lumpen proleterya” ya dair, yetkin bir dille kaleme almış olduğu, ayrıntılı gözlem ve incelemelerle hazırlanmış, muhteşem sosyolojik betimlemeleriyle öne çıkan değerli bir roman olarak anımsanacaktır.

Kafamda Bir Tuhaflık / Orhan Pamuk
Yapı Kredi Yayınları / 477 Sayfa

Hikmet Temel Akarsu
İstanbul, Şubat 2015

(Gösteri Dergisi’nin Mayıs 2015 Sayısında kısaltılarak yayımlanmıştır.)

Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, kendini yaşam düşü olan yazarlığa adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen hemen her alanında ürün verdi. Sanatçı Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesi olup halen İstanbul'da Sanat Ekibi'nin Sanat Danışmanlığı'nı sürdürmektedir.

Hikmet Temel AKARSU

Comments are closed.