“Resim bitmiyor. Belki de işin güzel yanı bu. Hiç vuslata erememek… Aşk ilişkisi yani…”

Mehlika Pulat’ın 3. kişisel resim sergisi 18-29 Mart 2013 tarihleri arasında ANKUSEV’de (Ankara Üniversitesi Kültürevi) açılıyor.


Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nden kimya mühendisi olarak mezun olan Prof. Mehlika Pulat, halen Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 1985 yılından bu yana çeşitli atölyelerde teorik ve uygulamalı resim çalışmaları yapan Mehlika Pulat, birçok karma sergiye katılmış, iki kişisel sergi açmıştır.

Mehlika Pulat

Prof. Mehlika Pulat, üçüncü kişisel resim sergisini açıyor

Yıllar önce, henüz çiçeği burnunda bir mühendisken tanımıştım Mehlika Pulat’ı. İkimiz de çok gençtik. Eski bir İstanbul sokağında, bize kol kanat geren komşularımızla dört ay kadar aynı evi paylaştık. Bir kitap kurdu olan Mehlika, aynı zamanda dans tutkunuydu. Her akşam parmaklarına geçirdiği zillerle kırk yıllık dansözlere taş çıkartırcasına oryantal dans çalışmaları yapardı. Kitaplarının yanı başında duran zilleri ve dans müziği kasetleri onun sıradışı dünyasının ipuçlarıydı. Eve erken geldiği günlerde hemen mutfağa girer, hevesle yemek pişirirdi. Henüz yeni olduğu mutfak denemelerinde ilk ustası da köşedeki bakkalımız Yalçın Abi idi. Yapacağı yemeğin malzemelerini alırken nasıl pişireceğini de sorardı ona. Mercimek aldığı bir gün, “Yalçın Abi, mercimek yemeği nasıl yapılır?” diye sorup öğrendiği tarifle pişirdiği o yemeğinin tadı hâlâ damağımda. Mahalle bakkalından sık sık yemek tarifi istemesiyle kısa zamanda sokak sakinlerinin ilgi odağı olan Mehlika’yı sevmeyen yoktu. Güler yüzü, insan sevgisi, içtenliği ve güçlü yaşam enerjisi onu herkesten farklı kılıyordu.

Sergi Afişi

Mehlika Pulat’ın 3. Kişisel Resim Sergisi Tanıtımı

Aradan geçen onca yıla başarılı bir akademik kariyer, mutlu bir evlilik, dünya tatlısı iki gencin annesi olmak ve üniversite öğrencileri yetiştirmek, resim yapmak, sergiler açmak gibi zorlu işleri sığdıran Mehlika’ya “Merhaba!” diyorum.

– Öncelikle sana da “Merhaba!” Asuman’cığım. Ömrümün en değişik ve keyifli dört ayını paylaşmıştım seninle. Ne kadar özelmiş ki hâlâ kopmadık birbirimizden. Bugünkü gibi gençtik o zamanlar da… İstanbul ise taptazeydi bize; onu coşkuyla yaşadık, ona dokunduk…

Paraya, başarıya, performansa, statülere dayalı, özünde sığ bir varoluşa mahkum edilmiş günümüz insanının, her şeyin hıza teslim olduğu bu korkunç savruluşa ancak hızı yavaşlatarak direnebileceğini düşünüyorum. Gündelik yaşam hızın nedir Mehlika? Saatte kaç kilometre hızla yol alıyorsun?

– Acaba ne kadar hızlıyım? Bunu ilk defa sen sorunca düşünüyorum, ilginç değil mi? Demek ki hızlı olup olmadığımı irdeleyecek kadar vaktim olmamış. Bu da zaten yüksek hız demek. Çoğu zaman, dağlara tırmanırken, oturup ruhunun yetişmesini bekleyen Kızılderili gibi hissederim kendimi. Ne var ki oturup beklemeye de pek vakit yoktur.

Mehlika Pulat Tablosu

Mehlika Pulat’ın 3. Kişisel Resim Sergisinden Bir Tablo

Günü kırk yararak yaşıyorum. Bu da 24 saati dilimlere, daha küçük dilimlere ve daha da küçük dilimlere bölmemi gerektiriyor. Her küçük dilimde başka bir sahne var… Her gün perde açılır, değişik sahnelerde her rolden azar azar oynanır. Zaman geçtikçe, o azlar birikir, büyür, serpilir ve beni zenginleştirip çoğaltır. Sanıyorum çok hızlı değilim ama sabit bir hızla yıllardır yol alıyorum.

Resim, müzik, dans vb. sanatsal aktiviteleri hobisel uğraşlar olmaktan öte, bizi özümüzden uzaklaştıran günümüz dünyasının kaosuna direniş olarak algılıyorum. Resim yaparken hızın azaldığını hissediyor musun?

– Kesinlikle azalıyor. Hatta bazen zaman duruyor. Resim yaparken sık sık kendimi nefes almayı unutmuş bulurum. Şaka değil, o kadar kısık ve az nefes almış olurum ki, doğrulup derin derin soluklanma ihtiyacı duyarım.

Sanatsal faaliyetlerin insana verdiği rahatlık, kişiyi kendi gerçekliğinden koparması galiba. Kendinden sıyrılıp başka hayatlara dalıyorsun. İyi bir film izlerken filmin içinde, onlardan birisindir. Resim yaparken de – sen de bilirsin – ben oradayım, içindeyim. Bazen yağan karım, bazen ağaçtaki kuşum, bazen de bana bakan gözüm… Mesela şu günlerde yeni bir resim var elimde, masalsı bir şey… İşte orada kadınlar, erkekler var. Ve bir hikâye var. Ben o hikâyenin içinde, onun bir parçasıyım. Yani, zaman dışarılarda bir yerde akıp geçiyor. Bense o masalda yaşıyorum; dışındayım akan zamanın… Zaman yoksa hız da yoktur, değil mi?

Bilim evrenin, insanoğlunun gizemine yolculuk yaparken, insanın içsel dünyasına yelken açan sanat, benzer yolculuğu bambaşka yöntemlerle yapıyor. Sen de o yolculuğun bir sevdalısı olarak fırçanın ucunda yol alırken huzur mu buluyorsun, yoksa yepyeni sancılar mı çekiyorsun?

– İlk başlarda çok kolaydı. Çünkü yaptığım her resim güzel gelirdi bana. Sonra gözüme çirkin gözükmeye başladılar. Şimdi yaptığım hiçbir resim, tam bitmiş gibi görünmüyor bana. Epey zaman önce duvara asılmış bazı resimlerimi indirip tekrar çalışıyorum. Sonra bakıyorum, gene bir şeyler eksik… Şuraya bir ton, bir gölge, öbür tarafa küçük bir ışık, belki başka dokunuşlar… Sonu gelmiyor. Resim bitmiyor. Belki de işin güzel yanı bu. Hiç vuslata erememek… Aşk ilişkisi yani… Resimle senin aranda, özel… Sen resmi yaratıyorsun, resim de seni. Öte yandan çok da tehlikeli bir ilişki. Bazen tamamen elinden kaçırıyorsun ya da hırpalayıp bozuyorsun. İlişki tükeniyor; renkler çamurlaşıyor, resim kendini kaybediyor. Belki bıkıyorsun. Ve bazen de unutmak üzere atıveriyorsun bir yana; kırgın , küskün…

Ortaçağ’da her meslek grubu loncalar üzerinden tanımlanırken ressamlar eczacılar loncasında yer alırmış. Günümüzün ileri teknolojileri her geçen gün yeni boyaları sanatçının hizmetine sunmaya devam ediyor. Yıllardan bu yana resim yapan bir kimya profesörüne boyaların formüllerini değil de, gizemini sorsam, ne söyler bize?

– Ben sadece temel renklerin adını bilirdim önceleri. Sarı, kırmızı, mavi… Açıkları ve koyuları vardı ayrıca. Sonradan öğrendim; indigo, sephia, alizarin kırmızısı, prusya mavisi gibiymiş adları… Formülleriyle hiç ilgilenmiyorum. Etkileri şahane!

Genelde sıcak renkleri severim. Ama sarının yeri ayrıdır benim için. Nedenini bilmezdim, ama galiba buldum. Geçenlerde duvarda asılı eski bir fotoğrafa bakıyordum. İki yaşlarındayım. Kucağımda sarı bir oyuncak ayı… Tam kadmiyum sarısı. Belki de çıngıraktan sonraki ilk oyuncağım. Çok sevdiğimi hatırlıyorum. Uzun bir süre benimleydi sarı ayıcığım. Genç kızlık yıllarımda bile hatta… Hatırlamıyorum, ne zaman yitirdim o ayıyı. Keşke hiç ayırmasaymışım yanımdan. Özlüyorum, biliyor musun? İşte, bence sır bu… Renkleri ilk algılarken eşlik eden duygular… Mesela şehirlerde yaşayan, bazı renksiz kadınlar vardır ve ne çok yaygındırlar. Karanlık, koyu renk giysiler giyerler. Saçları itaatkâr, yüzleri tek tondur. Bedenlerini saklarlar bol giysilerle. Çantaları, ayakkabıları da tutucudur. Onların çocukları renkleri geç öğrenir. Oysa kırsalın kadınları renklidir. Nineleri de, gelinleri de, çocukları da renklidir. Hiç korkmazlar renkten. Kuralsız gibi kullanırlar hatta. Ama kuralları vardır aslında: İçi öyle der. Bu da sırdır, işte…

Sergi açmaya nasıl karar verdin Mehlika?

Mehlika Pulat Sergisi

Mehlika Pulat’ın 3. Kişisel Resim Sergisinden Bir Resim

– Aslında şimdi bakıyorum da, benim sergi açmam tam bir cahil cesaretiymiş. Yıl 2005. Eskiden beri bir şeyler çiziktiriyorum ama düzenli resim derslerine başlayalı üç yıl olmuş. Fotoğraf sanatçısı bir tanıdığım gelmişti evimize. Salonun bütün duvarlarında yaptığım ilk resimler asılı. Bana dedi ki; “Resimlerin çok güzel, sergi açsana.” Aynı dönemde resimlerimi gören bir başka arkadaşım da benzer şeyler söyledi. “Sana sergi açalım, tanıdığım bir galeri var, hemen sergi günü alırım,” diyerek beni cesaretlendirdi. Bense bu konularda hiçbir şey bilmiyordum. Kendimi işin akışına bıraktım. Elimde ne var ne yok, hepsini götürdüm galeriye. İlk sergimin bir teması yoktu. Sergi günü geldi çattı. Kokteyl, açılış güzel oldu. Bir dolu eş dost – eksik olmasınlar – ortalık düğün yeri gibi. O sergide resimlerimin yarıya yakını satıldı. Düşünsene ilk sergim ve resim satıyorum. Ne güzel bir duygu bu, bayıldım!

Davetiyemde “Beni sevin…” diye başlayan kısacık, şiirsel bir metin vardı. Resimlerim satılırsa alıp götürenlere hitaben yazmıştım. Özenle üstlerine titrensin, kıymetleri bilinsin istedim.

Çok hoşsun Mehlika! Resimlerinin satılacağından nasıl emin olabildin ki? Bu işe yıllarını vermiş pek çok ressam sergi açamaz, resim satamazken, sen ilk serginde resim satacağından o kadar eminsin ki, alıcılara “Beni Sevin…” diyorsun. Özgüvene, iyimserliğe bakar mısın? Yoksa izleyenlerin bilinçaltına bir gönderme mi yapıyordun?

– Diyorum ya, cahil cesareti! Resimlerimin satılacağından hiç emin değildim. Bana sergi açmamı ilk öneren o ahbap “En az bir resim alırım!” demişti. Ben de ona güvenmiştim. Sonra bir başka arkadaşım da “Bana şu resmi ayır,” dedi. Kafamdan ‘iki, belki üç tane resim satılır,’ diyordum. Yirmi resim sergilesem, %15 satış eder. Bir resmi de galeri alıyor, o da satış demektir. Yani ilk sergimdeki resimlerin beşte biri satılır diye hesaplamıştım. Bu da benim için iyi bir sayıydı. Böyle umdum. Sonra, bana o ilk cesareti veren tanıdık, sergime bile gelmedi, iyi mi? Ama ben ona şükranlarımı sunuyorum, iyi ki beni bu farklı ve heyecanlı olayın içine itmiş. O motivasyonla on iki yıldır resim yapıyorum. Fakat bu bilinçaltına gönderme’ fikri çok iyiymiş. Bunu bir daha kullansam mı acaba?

Aslında işin maddi tarafını pek düşünmüyorum. Benim için önemli olan, birilerinin resimlerimi beğenmesi ve ona bir bedel ödeyerek edinmesi. Kimseye resim hediye etmem. Bedeli ödenmeyen şeyin kıymeti bilinmez çünkü. Çok makul fiyatlar talep ediyorum. Yeter ki onları sevsinler, almak istesinler. Resimlerim kızlarım gibidir. Onlar benim elimden gelin giderler başka ellere, gözlere…

İkinci kişisel serginin adı, FALIMDA HAYAT ÇIKTI idi Mehlika. O sergi davetiyene çok hoş dörtlükler yazmıştın. Yeni serginin adı da, “BİR KAR YAĞSAYDI, SICACIK…” Davetiyeye de şöyle yazmışsın; “Karla karışık yıldız yağsaydı üstüme / Hiç üşümeseydim…”

 

– İlk sergimden sonra çalıştığım çeşitli atölyelerin karma sergilerine de katıldım. Ama aklım hâlâ kişisel sergi açmaktaydı. O günlerde Hızır Teppeev atölyesinde çalışıyorum. Figüratif resme başlamışım, ne haddimeyse… Aman ne zor, ne zor… Kendi kendime evde desen kitaplarından alıştırmalar yapıyorum. Sıkıntılı bir şey yani; kaşı gözü, bacağı yerleştirmek. Hele eller… Ama kafamda şu var; kâğıt oyunu… Ben briç oynuyorum biliyorsun. Briç farklı bir dünya. Orada kadınlar var, erkekler var. Kâğıtla, şansla, ihtirasla, hırsla ilişkiler var. Sergi konularım bunlar. Sürekli çalışıyorum. Diyorum ki kendi kendime; “Ben kâğıt oyunu dünyasını biliyorum, gözlüyorum ve bu resimleri yaparım.” Sonra o kâğıtlar fal oluyor, nasip oluyor… Ve böylece “FALIMDA HAYAT ÇIKTI” sergisi doğuyor. Çok keyifli resimlerdi.

“Bir fal açtım kendime / Yol gözüktü haliyle / Girdim yolun başına / Bir can çıktı karşıma / Dedim: bu yol neredir? / Dedi: ucu incedir / Dedim: girsem varam mı? / Dedi: varmak nicedir?”

O sergi de başarılı geçti. Ama figürler değil, peyzajlar satıldı. Bu sefer elimde doğru dürüst manzara kalmayınca, biraz peyzaj çalışayım istedim. Böylece üçüncü serginin teması doğdu. Karı görsel olarak çok seviyorum ama üşümeyi hiç sevmiyorum. Dedim ki; “Bir kar yağsaydı, sıcacık / Hiç üşümeseydim…”

Şimdi ne olacak bu maceranın sonu, bilmiyorum. Bir serginin daha arifesindeyim. Kim gelir, kimler beğenir? Belki kimse gelmez. Belki gelip usulen gezerler… Belki kırılırım, belki küserim… Bilmiyorum. Ama heyecanlı olan da bu değil mi? Ne olacağını, başına ne geleceğini bilmiyorsun. Tıpkı hayat gibi… Zaman şimdi benim için, 18 Mart’a doğru akan kum taneleri… O gün gelecek, akan kumlar aşağıya yığılacak, zaman bitecek… Zaman yoksa hız da yoktu, değil mi Asuman’cığım?

Ya sonra? Sonra belki o kum saati öylece bir yerlere atılıp kalacak. Belki de bir el kum saatini tekrar çevirecek, kumlar akmaya başlayacak, yıldız – yakamoz…

Bir öğretim üyesi olarak üniversitelerde sanatın tüketilmesi konusunda neler düşünüyorsun? Sence üniversite gençleri sanatsal etkinliklerle yeterince buluşabiliyorlar mı?

– Yeterince değil, hiç buluşmuyorlar. Ben bazen onları teşvik etmek için, tiyatroya gidip biletini getirene 20 puan vereceğim, derim. Önce çok heveslenirler “ne beleş durum” diye, ama şimdiye kadar hiçbir öğrencim bir tek biletle bile gelmedi.

Bu sene Rusya’da bir gezideydim. Beni en çok etkileyen şey, insanların sanki çok olağan bir şeymiş gibi, gündelik hayatlarının her anında sanatı yaşıyor olmalarıydı. Müzelerden ve kafayı uçurtan içeriklerinden bahsetmiyorum. Sokaklardaki binalardan, heykellerden, parklardan, bahçelerden söz ediyorum. Bir tiyatroya gittiğimizde, önce mimarını anlatarak başlıyorlar. (Acaba biz kaç mimari yapımızın mimarının adını söyleyebiliriz?) Bir kahve için soluklanmak istediğimizde, “Sağ köşeden giderseniz Puşkin‘in kahve içtiği mekân var, karşı taraftakine de Dostoyevski takılırdı” diyorlar gururla. Her yerde heykeller var. Sanatçılarının heykelleri… Yazarı, tiyatro oyuncusu, şairi, mimarı, müzisyeni, kim varsa hepsinin heykellerini dikmişler meydanlarına. Bir atasözleri varmış: “Heykeli olmayan şair öksüzdür.” Ne kadar anlamlı, değil mi? Bir sanatçıyı, başka bir sanatçının eseri ile taçlandırıyorlar. Hülasa, orada yaşasak, hiç bir öğrenciden tiyatro bileti istemeye gerek kalmazdı.

Batı dünyasında insanlar, vaftizle beraber resim ve müzik öğrenmeye başlıyorlar. Hem de çok sesli. Binlerce yıldır resim, heykel yapıyorlar. Sanat eseri üretmek bir nevi ibadet onlar için. Yaptıkları en güzel heykellerle tapınmışlar, müziklerle dua etmişler. Doğarken de, gömülürken de müzik eşlik ediyor insana. ‘Requiem’ diye bir şey var mesela. Para verip beste sipariş ediyorsun, arkandan çalsınlar diye…

I. Konstantin, MS 330 yıllarında, İstanbul’u Doğu Roma‘nın başkenti yapmaya karar veriyor. Roma’nın dört bir tarafından en önemli mimarları getirtiyor ve sıfırdan bir şehir planlıyor. Bizim Sultanahmet meydanının merkez olduğu bir şehir. Her şey düşünülmüş, her kesimin yeri belli. Liman, tüccarlar, balıkçılar, kilise, arena, saray, su sarnıçları… Ama en çarpıcısı ne biliyor musun? Bugün bizim Sultanahmet’ten Laleli’ye doğru giden yol, o zamanlar Tiyatrolar Sokağı olarak konumlandırılıyor. Kadın-erkek, imparatorluğun tüm oyuncu kadrosu burada. Zamanının Broadway‘i yani. Aradan 1100 yıl geçmiş, biz almışız Konstantiniye’yi. Ve bir 500 yıl daha geçmiş, gencecik bir Türk kızı, Afife Jale ancak gizli gizli çıkabiliyor sahneye. Bu gün ödüller veriyoruz adına ama kurtarmıyor işte. Kurtarmıyor ne yazık ki…

1923’te Atatürk’ün emriyle Türk kadınlarına sahne özgürlüğü gelmiş. Aradan bir 90 yıl daha geçmiş, ama dediğin gibi, kurtarmıyor… Heykellerin yıktırılmadığı, müze koleksiyonlarının (Santralistanbul) müzayedeyle satışa çıkarılarak parçalanmadığı, değerli edebiyat yapıtlarının müstehcen gösterilip rapor tutularak sakıncalı bulunmadığı, kitapların yasaklanmadığı, tiyatroların kapatılmadığı günlerin özlemi ve umuduyla teşekkür ediyorum Mehlika. Yeni sergini de şimdiden kutluyor, başarılar diliyorum. Yaşam ve sanat yolculuğun aydınlık, renklerin ışıl ışıl olsun…

– Ben çok teşekkür ediyorum. İlk tanıştığımızda, eğitim almayı en çok istediğim bölümden mezun bir ressamdın. Bana çok şey öğrettin, paylaştın. Bense yeni mezun bir kimya mühendisiydim. Akademiye misafir öğrenci olarak girme hayallerim vardı. Olmadı ve yıllar geçti. Zamanın nehri nerelerden aktı dolandı… Biz seninle bir daha hiç aynı şehirde yaşamadık. Ama hep aynı suların kıyılarında dolandık, oradan beslendik. Şimdi sen aynı zamanda bir yazarsın, bense cahil-cesur bir ressam… Ve şimdi bu sohbette bir ânı paylaşıyoruz. Yaşamak ne heyecan verici bir şey…

Söyleşi: Asuman Portakal

Ressam, yazar, edebiyatçı bir sanat insanı Asuman Aksel Portakal; 1978 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden (MSÜ) mezun oldu. Kâğıtlara, duvarlara, resim defterlerine düşlerini boyayan çocuklara 24 yıl rehberlik etti. Çeşitli karma sergilere katıldı, iki kişisel sergi açtı. Yapıtları Türkiye’den başka, İrlanda, İsveç, Japonya, İsviçre, Yunanistan’da özel koleksiyonlarda yer aldı. Çocuklar için yazdığı, “Çok Komiksin Margarita” ve “Geveze Çizgiler” kitaplarıyla ödüller kazandı. Yetişkinler için yazdığı öykü ve denemeleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Çocukları, doğayı, renklerle oynamayı, okumayı, yazmayı çok seviyor. Bir de gülmeyi…

Asuman Aksel Portakal

Comments are closed.