Nâzım Hikmet Ran’ın Taranta-Babu’ya Mektuplar adlı eserini uyarlayan Şükrü Veysel Alankaya ve Oyun İşleri ekibi, oyunun Beyoğlu Sahne Aznavur’da 26 Şubattaki ilk gösteriminde bütün alkışları hak etti! Geçen yıl sonsuz takdir toplayan Palto’dan sonra, bu güzel oyun üzerine de yazılacak öyle çok şey var ki! 12-21 Mart ve 10-23 Nisan’da oynayacak oyuna gitmeden önce, gelin mektupları çekmeceden çıkaralım, oyundan sonra da Babu’ya göndeririz.

Ne müthiş bir kurgusu vardır Taranta-Babu’ya Mektuplar’ın. Nâzım Hikmet bir arkadaşının Roma’dan gönderdiği bir paket alır günün birinde. Paketin içinde mektuplar vardır. Arkadaşının Roma’da kiraladığı evde bulduğu bu mektuplar, kendisinden önce aynı evde kalan ve Mussolini rejiminden dolayı tutuklanan Habeşistanlı bir delikanlının, karısı Taranta-Babu’ya yazdıklarıdır.

“Babasının yirmi beşinci kızı
benim üçüncü karım,
gözlerim, dudaklarım
TARANTA – BABU.
Sana bu
mektubu
içine yüreğimden başka bir şey komadan
yolluyorum
Roma’dan.
Bana darılma sakın
şehirlerin şehrinden sana gönderecek
kendi yüreğimden daha akla yakın
bir hediye
bulamadım
diye.”

İşte bu ezber bozan eserde detaylar ilmik ilmik işlenmiş, Nâzım’ın enfes kaleminden çıkan her bir dize de ruhumuza işlemiştir. Titizlikle örülü eserin sahnelemesi de aynı özenle yapıldığı için, gönül rahatlığıyla izlemeye gidebilirsiniz. Mesela, siz hiç sırf bir sahnede Amharca dilinde mektup yazacak diye, gerçekten Amharca alfabesine çalışan bir oyuncu gördünüz mü? Ben de! Bir role bu kadar titizlikle çalışan ve “…mış gibi olmasın” diye elinden geleni yapan bir oyuncu/yönetmenin yine yüksek perdeden bir iş ortaya çıkarması beni şaşırtmadı.

Mektupların 81 Yıllık Hikâyesi

Nâzım Hikmet Ran, 1935’te yazdığı ve on üç şiirden oluşan Taranta-Babu’ya Mektuplar‘da İtalyan Faşizmi, aşk, yoksulluk, Roma’nın vahşetle kurulmuş tarihi ve Mussolini’nin kara gömleklilerinin Habeşistan’a yaptığı saldırıları anlatır. Bu eseri sahnelemek, fikren bile büyük cesaret isteyen bir iş iken, Alankaya farklı bir şey yapmak üzere kolları sıvamış, ortaya zevkle izlenir bir oyun çıkarmış ve o da ezber bozarak Nâzım’a yakışır bir selam/reji göndermiş! Elbette ki metnin telif haklarına sahip olan Yapı Kredi Kültür Yayınları ve Nâzım Hikmet’in varisinin onayı ile birlikte Oyun İşleri ekibi bu eseri sahneleyebilmiş, çok da iyi etmiş!

Tek perdelik ve bir saatlik oyun, işte bu meşhur şiirlerin bambaşka yorumlarla üç karakter tarafından sahnelenmesinden oluşuyor. Oyun, dış sesin (Aydoğan Temel) yani Ran’ın bize öyküyü en başından anlatmasıyla başlıyor:
“Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran bir İtalyan arkadaştan, geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Başı belaya girer. Fakat mektubunu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.”

Roma, 5 Ağustos 1935

Bir gün Roma’nın halk mahallelerinden Garbatella‘da üç katlı bir evin odasını kiralayan bir yazar, evde kendisinden önce oturan Habeşli bir siyahînin Taranta- Babu adındaki karısına yazdığı mektupları bulur. Mektupları yazan Habeşli delikanlıyla -Şükrü Veysel Alankaya- mektupları bulan Adam -Uğur Çağlayan-, bütün sahnelerde aynı odadadır fakat farklı zaman dilimlerinde oldukları için, birbirlerini görmezler. Önce ve Sonrayı oldukça dengeli bir anlatımla ve arasındaki geçişleri bir tül gibi incecik gerçekleştiren karakterler görülmeye değer.

Oyunun Üç Karakteri

Kurmaca bir karakter olan Adam; Habeş dilinden İtalyanca’ya çeviriler yapan bir şair ve editördür. Habeşli’nin mektuplarını satır satır okuyarak hayalinde onun dünyasında yaşamaya başlar. Fakat bu mektupları, faşizmin kol gezdiği kendi ülkesinde, kendi ismiyle paylaşamayacağı için Nâzım Hikmet’e gönderir. “Kardeşim, sen Roma’yı kartpostallardan, tarih ve coğrafya kitaplarına basılan fotoğraflardan tanırsın. Fakat bu kartpostallardakine benzemeyen bir Roma daha var. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne de kartpostallarını satarlar. Bu ikinci Roma’nın adı Cartieri Populari’dir. Buranın karanlığı yapışkandır, terlidir, kokusu ağırdır.”

Taranta-Babu'ya Mektuplar-Oyun İşleri

Taranta-Babu’ya Mektuplar-Oyun İşleri

Habeşistan’dan bir delikanlı, işte bu karanlık Roma’ya resim öğrenmeye gelir. Mussolini’nin Habeşistan’ın kadim topraklarına yapacağı saldırıdan dolayı çaresizlik içindedir. Taranta-Babu adındaki karısına yazdığı mektuplardan sonra, Mussolini’nin kara gömleklileri tarafından götürülecektir.

[dropcapO]/dropcap]yunda üçüncü kişi Eleman’dır. Fatih Dağıdır’ın canlandırdığı bu karakter, Nâzım Hikmet’in kolu, kalemi rolündedir. Aynı zamanda oyunun gerçekçi yapısını kıran ikinci karakterdir. Sahneyi ve oyunları kuran, Adam‘ı getiren, kimi yerde de sahnede olmayan karakterleri, nesneleri canlandıran kişidir. Habeşli delikanlı veya Adam konuşurken, konuşmada geçen birçok kelimenin Türkçe anlamını dile getirir. Örneğin Adam Cartieri Popolari dediğinde bunun Halk Mahalleleri anlamına geldiğini cebinden çıkardığı kâğıtlarla bize göstererek anlamlar üzerinde durur. Amacı dikkat çekip kelimeleri akıllara kazımaktır.

HabeşliAdamEleman üçlüsü, üç genç ve başarılı oyuncu Şükrü Veysel Alankaya, Uğur Çağlayan ve Fatih Dağıdır’ın uyumlu birlikteliğinde can buluyor. Habeşli ve Adam ikilisinde birbirini hiç görmedikleri halde yan yana inanılmaz bir ahenk içinde oynayan Alankaya ve Çağlayan’ı tebrik ediyorum. Fatih Dağıdır’ın daha çok performansa dayalı sempatik Eleman rolü ise gerçekten görülmeye değer. Geçmiş ile şimdi arasındaki o incecik çizgide gidip gelen üç oyuncu da zaman‘ı bize özümsetiyor.

Sahneleme

Taranta-Babu'ya Mektuplar-Oyun İşleri

Taranta-Babu’ya Mektuplar-Oyun İşleri

Oyunun tamamı Nâzım‘ın hayal dünyasında oluştuğu için, dekorda Habeşli‘nin eşyalarının altı, Adam‘ın ise yanında getirdiği eşyaların beyaz bir şeritle oluşturulması oyuna bambaşka bir boyut katmış. Şeritler; bu kurmaca şiirleri yazan Nâzım‘ın kafasında canlananları yansıtmak için kullanılmış. Yönetmen Alankaya: “Eserde Habeşli, bir ressam olarak adlandırılıyor fakat biz onu karikatürist olarak sahnede canlandırdık. Çünkü mektupların hepsi bir dikkat çekme, bir muhalif bakış açısı ve bir ‘derdin’ dizeleri. Bunları yazan adamın da eleştirel bakış açısını karikatürize ederek vereceğini düşündük” diyor. Bu karikatürler sahnede, iki çapraz çamaşır ipi üzerine mandallarla asılı durmakta. Doğan Devrim Akıncı, Turgut Özalp ve Rewhat Arslan’ın çizdiği ipte sallanan bu karikatürlerde çocuğunu emziren Taranta-Babu, hararetli konuşma yapan Mussolini, onun askerleri ve Papa XI. Pius gibi dikkat çekici karakterler var. Dini, kendisinin ve iktidarın çıkarlarına alet edip peşkeş çeken XI. Pius’un yaptıkları ve yapmadıklarını anlatan Habeşli, ondan ilk kez bahsederken kendi kabilesindeki bir sihirbaza benzeterek bu kişiye ironik yaklaşıyor. Mussolini’den bahsederken en bilinen satırlar sıralanıyor:
“Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu! Tek başına yapayalnız karanlıklara bırakılmış bir çocuk gibi bağıra bağıra kendi sesiyle uyanarak, korkuyla tutuşup korkuyla yanarak durup dinlenmeden konuşuyor. Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu, çok korktuğu için çok konuşuyor!”

Bu ifade günümüzde sadece politikacıları değil, aslında herkesi içine alan bir derinliği barındırıyor. Çok korktuğu için çok konuşan örnekleri ne çok görüyoruz. Hiç durmamacasına sözcükler arasında debelenip, yalnızca kendini kandırabilenleri…

Oyun İşleri ekibi, eserin şiirlerden oluştuğunu ama şiir okuma/oynama üzerine yaptıkları çalışmalarda, kelimeleri ne kadar doğallaştırırlarsa, o kadar çok oyuna hizmet edeceğini düşünerek, şiirselliği kırmadan oynamaya gayret göstermişler. Bir yer hariç: Habeşli’nin İtalyan yazarlarıyla alay ettiği Kör Olmak şiirini taklit ettiği an. Yaşlı bir romancının şerefine bir meyhanede ziyafet verilmektedir. Yazar, ayağa kalkarak son kitabından bir şiir okur:
“…Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır…”

Nâzım Hikmet’in yandaşlardan sonra ikinci grup yazarlar dediği gözlerini bütün faşist gerçeklerden karanlığa çevirmek zorunda kalan yazarları anlattığı bu satırlar, Alankaya’nın akıllara kazınan mimikleriyle canlandırılırken, en vurucu eleştiri oklarından birisi de döneme gönderilmiş oluyor. Tıpkı böyle bir sahne gibi, oyuna çok güzel bir canlılık katan başka bir yer ise Alankaya’nın metne eklediği kendi ifadesi:
“Bir yerden duymuştum, bütün aynaların kullanılmış olduğunu…
Sonra dank etti, aslında duyularımıza dokunan her şeyin daha önce birileri tarafından kullanıldığı düşüncesi…
Kim mesela?
Bastığım yerlere basan, oturduğum evde oturan, içtiğim bardaktan içen, aldığım nefesten alan?
Peki, bana anam kadar yakın olan “O” şimdi nerede?”

Hiç düşündünüz mü bütün aynalar kullanılmıştır gerçekten de. Sizden önce ona gözleriyle, elleriyle, nefesiyle, derin düşünceleriyle dokunanlar mutlaka olmuştur. Oyunda en etkilendiğim cümlelerden olan bu ifadeyi neden kullandığını Alankaya şöyle anlatıyor:
“Oyunlaştırma aşamasında Uğur Çağlayan’la yaptığımız bir muhabbette fark ettiğimiz bir şeydi, en yeni aynaların bile kullanılmış olduğu. Bunun bizim oyunla ilgisi oldukça fazlaydı. Çünkü Habeşli çıktıktan iki gün sonra aynı odayı kiralayan Adam, Habeşli’nin hatıralarına gömülüyordu. Yani hep deriz ya, ikinci el olan kitaplar, giysiler ve evlerin hikâyeleri vardır. Keşke görebilsek, bilsek diye… İşte oyundaki Yazar bunu fark edip görmeye nail oluyor. Bu yüzden de böyle bir düşünceyi oyuna ekleme gereksinimi duydum.”

Taranta-Babu’ya Mektuplar yalnızca bir İtalya-Habeşistan yolculuğu, karısına kavuşamadan ve onu kurtaramayan bir Habeşli’nin feryatları değil, aynı zamanda tüm insanlığı yok edecek düşünce ve eylemlerin yıkıcılığında kavrulan insanoğlu. Okumak, bir daha okumak gerektiren bir eser; izlemeyi ve yeniden izlemeyi gerektiren bir oyun. Elis Dubas’ın her bir replik ve sahneyle mükemmel uyumlu olan müzik seçkisinin etkisinde, eserin beşinci, oyunun ise final mektubu başımızdan yağarken, Habeşli’nin başına kurşun yemeden önceki son sözleri, elinde yere düşen Babu’nun kırmızı kolyesi, Nâzım’ın haykırışları ve Alankaya’nın yüksek performansı oyundan çıkarken yanımıza diziliyor sıra sıra:
“Yaşamak ne güzel şey
TARANTA – BABU
yaşamak ne güzel şey…
Anlayarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
YAŞAMAK…”

“Bu inanılmayacak kadar güzel, bu anlatılamayacak kadar sevinçli şey”in adı Yaşamak’tı… Aznavur Pasajı’nın sekizinci katından yani yükseklerden aşağıya yürüyerek iniyorum çünkü yukarıya çıkaran asansörün kapısında, aşağıya indirmeyeceği yazıyor! Hemen değil, kat kat hissederek iniyorum mektubun satırlarından, şiirlerin dizelerine adımlarımı atarak. Oyundan çıkıp Beyoğlu kalabalığına, yaşama karışıyorum. Ne güzel diyorum, son bir saatim şiir gibi bir yaşamda geçti, dakikalar ne çabuk geçip gitti…

Oyunun Künyesi

Yazan: Nazım Hikmet Ran
Yöneten ve Oyunlaştıran: Şükrü Veysel Alankaya
Oynayanlar: Şükrü Veysel Alankaya, Uğur Çağlayan, Fatih Dağıdır
Dış Ses: Aydoğan Temel
Müzik Düzenleme: Elis Dubaz
Teknik Kumanda: Ögeday Çakır
Karikatürist: Doğan Devrim Akıncı, Turgut Özalp ve Rewhat Arslan
Grafik Tasarım: Mehmet Dağlar

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş, aynı bölümde Amerikan Tiyatrosu alanında yüksek lisansını bitirmiştir. Deneme, akademik makale ve eleştirel yazılar kaleme almasının yanı sıra tiyatro oyunları çevirmektedir. Kültür ve sanat alanındaki çalışmaları takip eder, çeşitli yayın kuruluşlarında yazar ve röportaj yapar. Beykoz Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisidir. Özel ilgi alanları Chicano/a Tiyatrosu ve Kızılderililerdir.

Aycan Gürlüyer

Comments are closed.