40 yıldır roman yazmak size ne öğretti? sorusuna Ben alçakgönüllülüğü öğrendim. cevabını veren bir yazarı iki saat dinlemek size ne öğretirdi? Bana samimiyeti öğretti, onunla ikici buluşmamda.



Orhan Pamuk’la ilk kez Kars’ta bir lise öğrencisiyken buluşmuştum. Kar romanı için gelmişti ve Kars’ın karlı sokaklarında keşfe çıktığı bir zamanda Kazımpaşa Caddesi boyunca yürüyüp sohbet etme şansını yakalamıştım. Yazar olmak istediğimden bahsettiğimde: İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü oku. Seni her konuda yetiştirecektir. demişti ve ben de onun sözünü dinlemiştim. Bu sıra dışı deneyimden yıllar sonra o büyük teşekkür borcumun ağırlığıyla geçtiğimiz cumartesi günü Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki Orhan Pamuk söyleşisine katıldım. Bana yine o kadar güzel bir öneride bulunacak mıydı, merak ediyordum.

Erkan Irmak moderatörlüğünde birçok soruyu içtenlikle ve esprili bir dille cevaplayan Nobel ödüllü yazar, bize yaklaşık iki saat süren bir edebiyat şöleni yaşattı. Söz konusu Edebiyat, Roman, Tuhaflık ve Hayat olunca söylenecek çok şey vardı elbette. Yazım tekniklerinden yaptığı araştırmalara, İstanbul’un yakın zamandaki görünümünden eserlerindeki ilk ve son cümlelerin özelliğine kadar birçok konuda düşüncelerini ve bilinmeyenleri dile getirdi.

Romandaki Anlatım

Hikâyeleri durmadan dramlaştırırsınız diyordu yazar, okur da peşinizden gelir. Olaydan çok olayın nasıl anlatıldığının altını çiziyordu. Burada verdiği iki örnek dikkat çekiciydi: William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken eserindeki iç monologlarında ve epik tiyatronun babası Bertold Brecht’in yabancılaştırma efekti‘nde olduğu gibi kahramanın soru sorduğunu ve bunun bir oyun/ roman olduğunu bilerek vurguladığını belirtti. Bunun sebebini Okuyucularımı ayakta tutmayı ve onların akılcı/eleştirel bakış açısına sahip olmalarını istiyorum. şeklinde açıklayan yazar, Kafamda Bir Tuhaflık eserinde de aynı şeyi yapmaya çalıştığını ifade etti.

Ve Başlangıç

Yazarın Kafamda Bir Tuhaflık kitabı, 2008-2014 yılları arasında üzerinde tam altı yıl çalıştığı son romanı. Birkaç ay içinde üçüncü baskıyı yapan bu romanın ilk sayfasında okuru bekleyen hikâye şöyle özetlenmiş: Boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesi ve 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış resmidir. Bu sayfayı çevirdiğimizde İngiliz Romantik şairlerden William Wordsworth’ün Prelude eserinden alınmış bir sözü var:

“Kafamda bir tuhaflık vardı,
İçimde de ne o zamana
Ne de o mekâna aitmişim duygusu”.

Pamuk’u dinlerken bu ifadelere neden yer verdiğini daha iyi anlıyorum. Romanda çeşit çeşit düzlemler var. Kahramanlarımın romandaki konumları değişik. Başroldekiler bir romanda olduklarını bildikleri gibi bir tiyatro sahnesinde olduklarını da düşünüyorlar açıklamasını yapan yazar, Kafamda Bir Tuhaflık romanındaki sıradan karakterlerin sıra dışı anlatımına yer veriyordu.

İlk ve Son Cümlelerin Önemi: Samimiyetin Samimiliği

Moderatörün, diğer romanlarında olduğu gibi bu romanında da neden vurucu bir girişi olmadığı sorusuna Bir vuruşta nakavt edemiyor, kusura bakmayın! Bir sonrakinde daha iyisini yapmaya çalışacağım şeklindeki cevabı ile salondakileri güldürmesinin ardından ilk cümlenin çok önemli ve çok da zor olduğunu belirtti. Bu, boza ve yoğurt satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatının ve hayallerinin hikâyesi. ilk cümlesi, Pamuk okurlarının pek de alışkın olmadığı kadar sıradan bir giriş cümlesiydi zira. İlk cümlenin bütün kitabın dokusunu, havasını ve rayihasını bize hissettirmesi gerektiği üzerinde duran yazara göre, bu hususta işin üstadı, Gabriel Garcia Marquez’dir. O’nun da ilk cümleye çok dikkat ettiğini belirten yazar için son cümle de en az ilk cümle kadar önemlidir ve ilk cümle ile son cümle, birbirini tamamlayan bir çifttir.

Masumiyet Müzesi‘nde eleştirmenlerin yakalayamadıklarını düşündüğü bir noktaya açıklık getiren yazar, ilk cümleye Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum ile başladığını ve 600 sayfa sonra aynı sesin (Kemal’in) Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım. dediğini hatırlattı. İlk cümlede de son cümlede de hayat, mutluluk ve bilmek kelimelerinin geçtiğini fakat iki cümledeki bu bağlantıyı eleştirmenlerin fark etmediğini ilk kez o gün okurlarıyla paylaşıyordu yazar. Kafamda Bir Tuhaflık romanının son cümlesini 6 ay önceden biliyordu ve arkadaşlarıyla da bunu paylaşmıştı. İşte o son cümlede şöyle diyordu Mevlut: Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim. Yazara göre Mevlut’un samimiyeti samimi! Bunu da şöyle açıklıyor: Samimiyet yalnızca doğruları söylemekle ilgili bir şey değildir. Bazen doğruyu söyleriz ama samimi değilizdir. Bazen yalan söyleriz ama samimiyizdir. Mevlut 3 yıl bir kıza mektup yazıyor ama sonra onu bir başkasıyla evlendiriyorlar. Hiç bozmuyormuş gibi yapıyor. Ya da kendini bile kandırıyor. Mutlu olmak istiyorsa kendini kandırmaktan başka şansı yok. Karakterin bu cümlesindeki samimiyetinin çoğu okurda derin izler bıraktığını tahmin etmek zor değil, kafasında birçok tuhaflıkla birlikte.

Oyuncaklarıyla Oynayan Bir Çocuk Gibi

Moderatör, Orhan Pamuk’a çok çalışkan bir yazar olduğunu söylediğinde ise yazarın itiraz etmesi, yaptığı işten ne kadar zevk aldığını gösterir nitelikteydi: Kendimi öyle görmüyorum. Yaptığım işten memnunum. Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuğa anne babası çok çalışkan bir oyuncakçısın der mi? Çocuk bütün gün oyun oynamış ve sonra da birisi gelip yaptığı işin bir oyun olduğunu söylemiştir. Onun gibi ben de çok zevk alıyorum yaptığım işten. Kitabın düzeltmeleri ise meşakkatli bir iş ve o zaman memurluk yapıyorum. diyerek yazarken bir oyun oynar gibi bitirdikten sonraki düzeltmelerde ise büyük bir ciddiyetle çalıştığını vurguladı.

Bir roman yazmaya başlarken çok fazla araştırma yaparak işe başladığını belirten yazar, Kafamda Bir Tuhaflık romanından önce İstanbul’un çeşitli semtleri hakkında yazılmış monografları okuduğunu, dünyadaki birçok megapolis sorunlarını ve çalışan kişilerin dertlerini de incelediğini belirtti. Önce bozacılarla, ardından pilavcısından garsonuna kadar pek çok kişiyle konuşarak hazırlık yaptığını anlattı. İlk kez bu romanda tek başına çalışmadığı, Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencilerin de röportaj yaparak araştırmalarına destekte bulunduklarını ekledi.

Bir Nişantaşılı Gecekondu Hayatını Nasıl Yazar?

Peki, gecekondularda yaşayan insanların ya da seyyar satıcıların hikâyelerine varması Nişantaşılı yazarın bakış açısında farklılık yaratmıyor muydu? Evet, yazar o zor şartlar altında yaşamamıştı fakat onları öğrendikçe utandığını da dürüstçe itiraf etti. Gültepe’nin arka sokaklarındaki kişilerle sohbet ettiğini fakat yoksulluğu bir başkasının suçuymuş gibi takdim etmek istemediğini, bunları o insanların hissettiği gibi yazmak inandırıcı olmak istediğinin altını çizdi. Bunu yaparken melodramatik güçlere sığınmadan fakirler politikasının ucuzluğuna değmeden Kafamda Bir Tuhaflık romanını bitirmesinin zor olduğunu öğreniyoruz. Bu yüzden de varoş ve gecekondu kelimelerini kullanmaktan imtinayla kaçınmıştı. 1960’larda ve 1970’lerde tamamen olumsuz bir anlam taşıyan gecekondu kelimesinin 1980’lerle birlikte biraz daha değişiyor. Sonuçta Nişantaşı kültürü ile gecekondu kültürünü Misafir misafiri hiç sevmez yorumuyla değerlendiren yazar; Aslında onlar da misafirdir ama bilmezler. diyerek oldukça samimi bir açıdan yaklaştı.

Kafamda Bir Tuhaflık Hangi Grupta Yer Alacak?

Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerini içeren Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabında romancıyı duygusal ve düşünceli olarak ikiye ayırmıştı yazar. Moderatör, Orhan Pamuk kitaplarında gruplandırma yapılabileceğine inandığını söyleyerek Beyaz Kale, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı romanlarını endişeli / duygusal romancının yazdığını, Kar, Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık romanlarını ise babadan kalma/düşünceli romancı mı yazmıştı? Pamuk ‘Kafamdaki Tuhaflık’ rahat okunsa da gözüktüğü kadar basit bir roman değildir diyerek itirazda bulunurken salonda kahkahalar vardı. Değişik teknikler düşünmemiş, kendinin bilincinde olmayan bir roman olmadığını ısrarla belirtti. 19. yüzyıl romancılığından yer yer izler taşıdığını da kabul ederken 19. yüzyıl romanı ile modernist deneysel romancı içimde kavga ediyorlar cümlesiyle bir itirafta daha bulundu. Belki de yazarın içindeki yüzlerce çatışmadaki en çok kan kaybettiği ya da en çok beslendiği iki romancıydı onlar. Pamuk’un işi zordu.

Kimin İçin Yazıyorsunuz?

Yazar kendisine sık sık Kitaplarınız 62 dile çevriliyor. Yazarken sadece Türk okurunu mu düşünüyorsunuz yoksa bu 62 ülkeyi de göz önünde bulunduruyor musunuz? sorusunun sorulduğunu fakat böyle bir tuzak sorunun samimi olmadığını söyledi. Pamuk artık soruların arka planında ne olduğunu bilecek kadar tecrübeli bir yazardı. Roman sanatı, özellikle geç modernleşmiş, milli bütünlüğünü geç sağlamış ülkelerde milli bir sanattır ifadesinde bulundu. Romancının üzerinde milli bir talep olduğunu söyleyen yazar Cevdet Bey ve Oğulları’ romanını Türk okurlar için yazdım ama aradan geçen 32 yılda 62 dile çevrildim. Şimdi dünyadaki herkes için yazıyorum diyerek evrensel boyutta bir yazar olduğunun altını çizdi. Her ülkede kitaplarına farklı tepkiler aldığını da ekledi. Bir arkadaşının senelerce üzerinde çalışarak edindiği Dünya Edebiyatı tanımını ‘hazır o burada yokken’ okurlarıyla paylaştı: Çeviriden okuyan okurun yeni anlamları keşfettiği edebiyata ‘Dünya Edebiyatı’ denir. Bu tanımla, yabancı okurlarının her bir eserden yepyeni anlamlar çıkardığını söylemeye çalışıyordu.

Kadın Karakterler Üzerine

Romanlarındaki kadın karakter konusunda iyi niyetli ve dürüst bir erkek yazar olduğunu belirten Pamuk, özellikle ilk romanlarında bu hususta suçlarının ve yetersizliklerinin olduğunu samimiyetle kabul etti. Başlarda dünyayı doğal bir şekilde erkekler gözüyle gördüğünü itiraf etti. Ona göre baskıcı erkek egemen toplumda bir erkek kadınları da yazmalıdır ve Romancılık zaten kendimizin dışına çıkıp başkalarını anlatabilme yeteneğiyle de ölçülür. Roman sanatı kendimizden bir başkası gibi ve başkasından da kendimiz gibi bahsedebilme hüneridir. Özellikle erkek egemen toplumda, romancının kadın karakteri yazmasını ve ondan inandırıcı bir şekilde bahsetmesini ahlaki bir şart olarak gördüğünü belirterek Keşke bu sorunu çok daha önce fark edip yazsaydım yorumunda bulundu. Kafamda Bir Tuhaflık romanında kadınların toplumda ne kadar ezildiğini, çalışmaya itildiğini ve bütün emeklerinin ne kadar görmezden gelindiğini ele aldığını özellikle belirten yazarın kadın meselelerine diğer romanlarında olduğundan çok daha eğildiğini görüyoruz.

Yazar Romanlarından Neler Öğrendi?

Hangi roman size ne öğretti? sorusuna Tabii ki çok şey öğrendim cevabını veren yazar bir konuyu öğrenmek için titizlikle okuma yaptığını, yazarken de bu okumalara devam ettiğini söyledi. Bu okumaların ona çok şey kattığını belirterek Ben o konuyu sanki o dönemde orada yaşıyormuşum gibi hissetmeden onu yazmam. Bu duyguyu da en çok Kafamda Bir Tuhaflık romanımı yazarken hissetim dedi. Yazar o kadar çok insanla konuşmuştu ki insanların ne çok bireyselliği ve çeşitliliğinin olduğunu keşfetmişti. İstanbul artık çocukluğunun İstanbul’u olmaktan çıkmış ve ayaklarını yere basmasını sağlamıştı. İstanbul’da yaşıyordum ama ayağım yere basmıyordu. Kendimi bir yabancı gibi hissediyordum. Ama bu romanı yaza yaza, öğrene öğrene, konuşa konuşa yerde olduğumu hissettim. Bu çok önemli. deyince uzun uzun alkışladık. Önceki yaşamında hiç aşina olmadığı insanlar ve hayatları bu roman sayesinde Pamuk’a çok şey katmıştı.

40 Yıl Roman Yazmak Ne Öğretti?

Romancı 40 yıl gibi uzun bir sürede ne öğrenirdi? Pamuk bu soruya verdiği Tamamından bir şey öğrendim ama bilmem uygulayabiliyor muyum? Alçakgönüllü olmayı öğrendim, içten bir şekilde. İnsan acısına, hikâyesine, deneyimine saygıyla davranmak gerektiğini öğrendim cevabıyla yıllarca harcadığı emeğin oldukça kıymetli dönütlerini almış olduğunu gösterdi. Program başından sonuna kadar konuşma tarzıyla, verdiği örneklerle, bakış açısıyla insana ne kadar eğilmiş tam bir halk insanı olduğunu da bizlere kanıtladı.

Peki, bunca yıl yazdıktan sonra yazarın en sevdiği kitap hangisi oldu? Ruh haline göre değişiyordu en sevdiği kitap çünkü insan yazdıkça değişiyor’du. Hayatımızın hiçbir dönemi ötekisinden daha ayrıcalıklı değil. Ben Kara Kitap’ı yazarken bir insandım, şimdi başka bir insanım. ifadesiyle yazınsal sürecin ve geçen zamanların kendinde meydana getirdiği değişimleri kabul etti. O kitabın kahramanlarından biri gibi olaylara baktığını da sözlerine ekledi. Diğer kitaplarından daha iyisini yazamayacağını hiç düşünmediğini söyleyen yazar, birçok kişiyle hemfikir olarak Kara Kitap romanının en iyi kitabı olduğunu kabul etti. Rakamlara bakarsanız dünya okurlarının en iyi dediği kitabım ise ‘Benim Adım Kırmızı’dır. Türkiye’de de dünyada da en çok satan kitabımdır. Masumiyet Müzesi, Kar, Kafamda Bir Tuhaflık romanlarının da iyi olduklarını düşünüyorum diyerek son kitabının ilk üçte yer aldığını söyledi. Kendisine göre en kötü roman değerlendirmesi yapınca da Birisi bana sorarsa en son ‘Yeni Hayat’ı söylerim. En kötü romanım olduğu için değil, en zor romanım olduğu için. cevabını verdi. Birine bir tavsiyede bulunacak olursa Sen ‘Benim Adım Kırmızı’ ile başla diyeceğini de gülerek ekledi.

Bundan Sonraki Hikâyeler

Orhan Pamuk gibi bir yazarın kafasında onlarca kurgu ve roman olduğundan emindim. Kim bilir bizlere bir şeyler anlatmaya çalışırken bile aklından neler geçiyordu. Aralık ayında çıkan son romanını henüz sindirememişken yepyeni bir romana başladığı müjdesini alıyoruz. Benim her zaman 10 roman tasarım vardır. Bunlar yetmiyormuş gibi arada bir de yeni roman konuları eklerim diyor. Bir ansiklopedi karıştırırken bile bir hikâye çıkarabiliyordu yazar. Ansiklopedilerden ne çok beslendiğini ve onları seven birinin bundan faydalanabileceğini anlattı.

Romancı Buluşmaları

Orhan Pamuk’un tanıdığı meşhur isimler kimlerdi? 1990’ların ortasından 2005’e kadar hep İstanbul’da olduğunu söyleyen yazar iki üç yılda bir yeni kitabı çıkınca Amerika’ya gittiğini ve her New York gidişinde Edward Said, Susan Sontag ve Paul Auster ile buluştuğunu ve onların arkadaşı olduklarını ifade etti. Ölen iki yazarın kendisine çok şefkatli davrandığını, bu buluşmalardan da kimseye söz etmediğini öğreniyoruz. Kaderin cilvesine bakın ki, yazar Gençliğimde ‘Acaba Yaşar Kemal ile tanışır mıyım?’ derdim arkadaş oldum. cümlesini sarf ettikten çok kısa bir süre sonra Yaşar Kemal’in ölüm haberini aldık. … Yazar Pek çok yazarla buluştum. Bunlar benim için çok kıymetli hatıralar. O insanlardan çok etkileniyorum diye sözlerini bitirirken, 40 yıllık bir romancı tüm yaşamını etkisi altında bırakan yazınsal süreci anlatırken, dev bir çınar ise bizi bırakıp son yolculuğuna çıkıyordu…

Niçin Yazıyorsunuz?

Bir yazarı bütün işini gücünü bıraktıran sadece kâğıt ve kalemi iş güç edindiren şey neydi? Niçin yazıyorsunuz? sorusuyla yurtiçinde de yurtdışında da çok sık karşılaştığını söyleyen Orhan Pamuk, Babamın Bavulundan aldığı metni okuyarak duygusal cevap verdi:

“Bildiğiniz gibi biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: Neden yazıyorsunuz?

İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da, okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Gerçekliğe, onu ancak değiştirerek katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın kalemin mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmaktan korktuğum için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okumaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı öteki yazıyı bu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye uydurmanın ve kurmanın zevkleri için yazıyorum. Tıpkı bir rüyadaki gibi gidilecek başka bir yere bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum.

Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum.

Mutlu olmak için yazıyorum…”

Belki de bir yazara en son sorulması gereken o can sıkıcı, o hiç sevmediğim Niçin yazıyorsunuz? sorusu, bu kadar samimi bir cevaptan sonra bir daha hiç sorulmaz. Bir yazar niçin mi yazar? Görmüyor musunuz, onun yazmaktan başka bir seçeneği yoktur. Durmamacasına…

Aycan GÜRLÜYER
05 Mart 2015

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş, aynı bölümde Amerikan Tiyatrosu alanında yüksek lisansını bitirmiştir. Deneme, akademik makale ve eleştirel yazılar kaleme almasının yanı sıra tiyatro oyunları çevirmektedir. Kültür ve sanat alanındaki çalışmaları takip eder, çeşitli yayın kuruluşlarında yazar ve röportaj yapar. Beykoz Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisidir. Özel ilgi alanları Chicano/a Tiyatrosu ve Kızılderililerdir.

Aycan Gürlüyer

Comments are closed.