“P” Kuşağı / Viktor Pelevin
Çeviren: Bülent O. Doğan / Roman- 288 Sayfa
Verita Yayıncılık

(Cumhuriyet Kitap’ın 27 Ağustos 2015 tarihli nüshasında kısaltılmış versiyonu yayımlandı.)

Nerede tüm edebiyat meftunlarının hatıralarında silinmez izler bırakmış o görkemli Rus nehir romanları? Nerede binlere varan sayfalarına gömülüp karlı Rusya steplerinde kaybolduğumuz derin mi derin insanlık durumlarıyla dolu o benzersiz yapıtlar? Nereye kayboldu Dostoyevskiler, Tolstoylar, Gogoller. Turgenyevler, Gorkiler?!… Ne oldu o güzelim 19. Yüzyıl edebiyat duygusuna? Nasıl oldu, nerelere kayboldu?! Her şeye ne oldu? Ne hale geldi her şey?!

Bilemiyoruz. Bilemiyorduk. Vahşetler çağı 20.yüzyılın kanlı, katliamlı, savaşlı, dövüşlü, gergin yılları arasında kaybolup gitti hepsi. Arada bir Bolşevizm kaçkını Nabokov ya da Soğuk Savaş mahsulü Pasternak, Soljenitsin gibi değerler parlayıp söndüyse de artık bilen biliyordu ki ne Rusya o eski Rusya’ydı; ne de edebiyat o eski edebiyat. Peki bu artık hep böyle mi sürüp gidecek? Erişebildiğimiz edebiyat sadece ve sadece sermaye yayınevlerinin okumadan teliflerini satın aldıkları ve ucuz fiyata üniversite talebelerine çevirttikleri New York Times’ın kitap ekindeki çok satanlar listesinden toparlanmış Batı menşeyli spektakuler eserler ve best-seller’lerden mi ibaret olacak? Maalesef! Gidişat o yönde!..

Ama arada bir tünelin ucundan zayıf da olsa; kayan bir yıldız gibi ışık görüldüğü olabiliyor.

İşte Pelevin o ışıklardan bir tanesi. O nedenle de üzerinde düşünmeye; incelemeye değer.

Viktor Pelevin, Verita Yayıncılık’tan çıkan “P Kuşağı” adlı romanında Sovyetlerin çöküşünün ardından oluşan yeni kapitalist Rusya’da yolunu bulmaya çalışan eski bir edebiyat enstitüsü mezunu genç olan Babylen Tatarski’nin reklam yazarı olmasıyla beraber içine düştüğü çelişkileri ve ruhsal gidiş gelişleri -bir oranda- eski Rus yazarlarında görmeye alışkın olduğumuz derinlikte anlatmayı başarmış. Devran dönmüş; Sovyetler Birliği dağılmıştır. Yeltsin dönemi Rusya’sı el yordamıyla, düşe kalka kapitalist cangılda ilerlemeye çabalamaktadır. Bir zamanların coşkulu ve iddialı edebiyatçı adayı, nitelikli şairler ve yazarlarla haşır neşir, Moskova’nın entelektüel âlemlerinde derinlikli sohbetlere taraf olan Tatarski yıllar içinde biriktirdiği edebiyat bilgisini, dünya kültürünü, Rus ve Sovyet dünyasına dair entelektüel referansları, yazınsal yeteneklerini ve ait olduğu tüm idealleri adeta bir fahişe gibi, inanmadığı bir yolda, çok uluslu markaları parlatmakta kullanacaktır artık…

Viktor Pelevin, Generation P

Viktor Pelevin, Generation P

Doksanlı yıllar… Kükreyen kapitalizm… Amerika’nın coştuğu, markaların dünyayı istila ettiği Bret Easton Ellis’in Amerikan Sapığı’nı, Chuck Palahniuk’ın Dövüş Kulübü’nü yazdığı, David Ogilvy’nin fikirlerinin kapsayıcı olup ortalığı birbirine kattığı, metropol merkez entelijansiyalarının Jacques Seguela’nın “Anneme Reklamcı Olduğumu Söylemeyin; O Benim Genelevde Piyanist Olduğumu Sanıyor.” kitabıyla yatıp kalktığı aymaz yıllar… Ve bir post-sovyetik yazar büyük ruhsal bulantılar ve inançsızlıklar içinde o güne kadar biriktirdiği tüm edebiyat bilgisini ve duygusunu kapitalist yalanları köpürtmek için devreye sokmak durumundadır şimdi. Artık dünya değişmiş; new-age akımlar Rusya’ya, Kızıl Meydan’a kadar ulaşmıştır. Meditasyonlar, yogalar, pozitif yaşam öğretileri, kişisel gelişim ve ruhsal arınmalar, transandantal atraksiyonlar almış başını yürümüştür. Babylen Tatarski ne yapacaktır? Ne yapmalıdır? Neyi ne için yapacaktır? Bu saçmalıkların sonu nereye kadardır?

Eser bu minval üzere, ortalama bir muhalif roman tadında bize rutin örgüsünü hazırlarken ani bir şokla sarsılırız. Yedinci sırada olan ve “Homo Zapiens” başlığını taşıyan bölümde kahramanımız Babylen Tatarski bir reklam konsepti yaratma çalışması sırasında bir new-age faaliyetine girişir. “Ouija” tahtası kullanarak Che Guevara’nın ruhunu çağırır. Bu noktadan sonra bize iptidai bir alegorik metin, primitif bir fantazi sunulacak sanırız. Ancak yazar öylesine sarsıcı ve şok edici bir makaleyi öylesine kuvvetli metaforlar eşliğinde, içsel kurgu öğesi olarak burada romana monte etmiştir ki esere bakışımız aniden değişir. Pelevin, kapitalist yeni dünyanın iç işleyişini ve finans-medya-reklam dünyası ile birey ilişkisini öylesine komplike ve etkileyici bir bağlam içinde ve öylesine sağlam bir sistematikle işlemektedir ki eserin derinleştiğini, özgünleştiğini ve yükseldiğini görürüz.

Romanın bu şaşırtıcı bölümünde yazarın, televizyon medyası ile birey ilişkilerini “oranus” (ağızgöt) metaforu çerçevesinde ele alarak o güne kadar hiç karşılaşmadığımız kapitalizm analizlerinden söz ederek kurgunun gelişme bölümünü oluşturduğunu büyük beğeni ile okuruz. Bu fasıla münhasır olmak üzere çizilen tablo Orwell’in 1984’ü ile kıyas götürecek denli ürkütücüdür. Pelevin’in önemli bir yazar, Rus edebiyatının da yine o eski görkemli günlerde olduğu gibi farklı ve derinlikli olduğunu, uzun ve zahmetli bir yüzyılın ardından yeniden düşünmeye başlamak eserin bu bölümünde gerçekleşir. Çünkü Pelevin’in tüketim toplumu eleştirisi Ellis’den de Palahniuk’dan da çoğu diğer Batılılardan da daha çarpıcı, daha etkileyici, daha sofistike ve daha varsıl gözükmektedir.

Romanın takip eden bölümlerindeki kurgusal yapı dağınıklık arz etmekle birlikte yine de metaforik anlamlarıyla dikkat çekicidir. Her bölümde yeni oluşan Rus toplumuna dair değer aşınmalarına, çürümelere, yeni moda kuralsızlıklara, vahşete ve kapitalist dünya algısına uyum sağlamak adına kirletilen Rus ruhuna dair varsıl göndermeler ve zaman zaman dolaysız betimlemeler buluruz. Yeni kapitalist Rusya’da reklam dünyası, oligarklar, devlet yöneticileri ve mafya ilişkileri Al Capone çağına rahmet okutacak kadar berbat bir haldedir ve kahramanımız bu kapan içinde kavrulmakta olan bir yadsıyıcıdır artık. Bir yandan reklamcılığın ve yeniçağın şifrelerini çözüp başarılar kazanmaya başlarken; diğer yandan sonundan ne çıkacağı belli olmayan kirli ilişkilerin derinliklerine doğru ilerler.

Romanda bu ilerleyiş; iş bilir bir romancının vitüoz kurgusallık uygulamaları şeklinde değil; fragmanter, dağınık, kimi zaman teknik açıdan kusurlu ve fakat içten bölümler halinde gelir. Bu amatör ruh ve teknik özensizlik romana daha bir sahicilik havası verir. Romancının bunu tesadüfen değil; bilerek başardığını kabul etmek zorundayız. Eğer kurgu ve dramatik yapı çok daha kusursuz inşa edilse ve ilahi bir şekilde işleseydi asla bu sahicilik duygusunu veremezdi. Edebiyatın derinliklerinde yol alan yetkin simaların çok iyi bildiği bir husus burada metne kuvvet verir. Kusursuz kurgusal yapı romanda feci bir yeknasaklık, iticilik ve fabrikasyon duygusu yaratır. İyi romanlar az kusurlu yapıtlar arasından çıkar. Kusursuz bir insan düşününüz; yüzünde bir tane ben bile yok! Ne kadar sıkıcı olur; öyle değil mi? İşte roman sanatında da bu durum aynen böyledir.

Viktor Pelevin, P Kuşağı, Verita Yayınları

Viktor Pelevin, P Kuşağı, Verita Yayınları

Belki de Amerikan best-seller’lerinin ve New York Times usulü eleştirmenlerinin bizden alıp götürdüğü en önemli şey budur. Mahirane yazılmış, cin fikirli kurguları, şaşırtıcı ve inanılmaz evrenleri, şok edici finalleri bize edebiyat diye kabul ettirmişlerdir. Ve bunun işin özdeki ruhuna aykırı olduğunu post-modern imgecilik çağın ilk başlarında edebiyatçılar kavrayamamışlardır. Bir örnek verelim: Yabancı romanında Camus’un Mersault’u akılcı, rasyonel ve mantıklı bir kahraman olarak çizdiğini düşünün; kurgunun da parlak fikirler ve mahirane eskivlerle slalom yapar gibi heyecanla ilerlediğini… Bunun ne kadar sıkıcı, rahatsız edici, ilkel ve bulantı verici olduğunu düşünebiliyor musunuz?! Yabancı, sade, öz, zavallılıklarını ve açmazlarını itiraf eden, kusur işlemekten çekinmeyen, bize cin fikirli atraksiyonlar sunmayan, damardan ruhumuza işleyen, gelişkin bir kişilik aracılığıyla acımasız gerçeklerden söz eden bir roman olduğu için yüz sayfa içinde kalbimizi almış başyapıt mertebesine ermiştir. İşte Pelevin yazarlığında da gerçek edebiyata dair bu türden algıları şimdilik az da olsa bulabilmek mümkün. Bir eserde buna dair izler bulabiliyorsak eğer; o eser iyidir; o yazar iyidir diye düşünmeye başlayabiliriz.

O yüzden Pelevin, okumaya değerdir…

Nitekim; Pelevin’in kahramanı Babylen Tatarski hamasi savruluşlara sapacak bir roman kahramanı değildir. Sistemin gücünü ve meydan okunamazlığını gayet iyi bilir. Önünde açılan kapılardan girmeyi reddetmesi halinde başına neler geleceğini de çok iyi bilir. O yüzden uysal ve işbirlikçidir. Bu işlerin sürüp gittiği zamanlar boyunca alanında irtifa kazanır, para pul sahibi olur. Bundan şekvacı değildir. Fakat irtifa bir noktadan daha ileri gidince; bir eşik geçilince kendini devletin, toplum mühendislerinin, uluslar arası ilişkilerin ve iktidarın odağında bulur. Artık yapacağı en ufak hatayı hayatıyla ödeyeceği ilişkiler ağı içindedir ve bu noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu işlere bulaşmak mafyaya bulaşmak gibidir ve idari erkin gizli uygulamalarına bir kez ortak olduktan sonra istesen de emekli olup normal bir insan gibi yaşayamazsın.

Roman bu öngörülebilir izlek dâhilinde devam eder ve günün Rusya’sındaki temel imge maniplasyonlarını betimleyen örneklerle sürerken ikinci şoku “Altın Oda” başlıklı 15. Bölümde (Sf. 266) yaşamaya başlarız. Artık derin Rusya’nın yetkin ve yetenekli manipulatörleri arasında yer alan Tatarski bu bölümde tıpkı Stanley Kubrick’in “Eyes Wide Shut” filmindeki gibi masonik bir kabul törenindedir. Ezoterik ritüellerin uygulandığı ve bir nevi inisiasyonun gerçekleştirileceği bölüm sayısız sanatsal ve felsefi göndermeler ve metaforlar içeren; romanın pik yaptığı bir bölümdür. Gençlerin tabiriyle “spoiler” olup romanın finalini sizlere anlatmayalım ama tüyler ürpertici bu bölümü dikkatle okuyalım. Günümüz dünyasında insancıkları yöneten iktidar odaklarının nasıl tanzim edildiğine dair kuvvetli alegorileri görelim. Korkalım, kaygılanalım, ürperelim… Pelevin’e ellerin dert görmesin diyelim.

Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, kendini yaşam düşü olan yazarlığa adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen hemen her alanında ürün verdi. Sanatçı Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesi olup halen İstanbul'da Sanat Ekibi'nin Sanat Danışmanlığı'nı sürdürmektedir.

Hikmet Temel AKARSU

Comments are closed.