“Otuz beş, yüz doksan! Otuz beş, yüz doksan!”

“Otuz beş yüz doksan araç sahipleri, aracınızı bulunduğu yerden kaldırınız! Yol çalışması vardır, aksi takdirde aracınız çekilecektir!”

Dışarıdaki hummalı çalışmanın gürültüsü yetmezmiş gibi, polis arabasından yükselen ses de bir türlü susmuyordu. Hele sokağa korku püskürten o sireni yok mu, beynimi pinçik pinçik ediyordu.


Selvi Hanım’ın sesini duyunca, “Hah işte, şimdi hakkınızdan gelir!” deyip balkona çıktım. Konu komşu da balkonlara fırlamış, kafa patlatan kâbusu ürkek tavırlarla izliyorlardı. Bitişiğimizdeki apartmanın balkonundan yarı beline kadar sarkmış kadın, var gücüyle veryansın ediyordu. O acayip beyninin namlusuna sürdüğü kelimeleri arka arkaya patlatan dilşör Selvi, korkusuzca saydırıyordu.

“Susun be, ortalığı tımarhaneye çevirdiniz! Başlarım otuz beşinize de, yolunuza da, inşaatınıza da!”

Daaaaaarrrrrrrrrtttt! Daaaaaaaarrrrrrttttt! Daaaaaaaaaaaaarrrrrrrrtttt!

Sokağa dehşet saçan sesin yankısıyla panikleyen komşular, bir anda geri çekildiler. Kimileri balkon duvarlarına yapışmış, kimileri de kapıların eşiğine sığınmış, korkuyla Selvi’yi izliyorlardı.

Balkonların ıssızlığıyla keyiflenen polisler yukarı, dilşör Selvi’ye doğru bakıp “Al sana!” dercesine arka arkaya zortladıktan sonra arsız arsız güldüler.

Tepesi atan Selvi Hanım, daha beter bağırmaya başladı.

Daaarrtttt, daaarrrtt diye öttürüp durma be! Rahatsız ediyorsunuz vatandaşı! Söyleyin o fen işleri müdürüne, bir zahmet kıçını kaldırıp duyuru yaptırsın! Sabah sabah millete terör estirmekle olmaz bu işler! Alt tarafı bir kâğıt parçası! Yazıp dağıtın apartmanlara!”

Sireni peş peşe öttüren polis aracı, basıp gitti. Araba gözden kaybolur kaybolmaz, balkon demirlerine saldıran sokak sakinleri, Selvi Hanım’ı çılgınca alkışlayarak tezahürat yapmaya başladılar.

“Yaşa be, erkek kadınmışsın, helal olsun sana!”

Konu komşuya ters ters bakan kadın, “Ne erkeği be, ruhsuz cücükler! Şakşakçılıktan başka marifetiniz yok zaten, ödlekler!” dedikten sonra içeri girdi.

Milletin tantanasını, greyderin gürültüsünü daha fazla duymamak için, ben de içeri girdim. Kapıyı kapayıp perdeleri de çektikten sonra, arka odaya gidip yatağıma uzandım.

‘Ah, Selvi…ah!’ dedim içimden, ‘Ah…’

Gerilen sinirlerim, beyin kıvrımlarımı yoklayan o sinsi uğultuyu yine tetiklemişti. Dışarıdaki patırtıyla arama koyduğum iki oda, bir koridorluk uzaklık bile özlediğim sessizliğe kavuşturamamıştı beni. Yataktan kalkıp banyoya gittim. Dolaptan bir parça pamuk alıp odaya geri döndüm. Kulaklarımı dünyaya kapatıp tekrar uzandım yatağıma.

Sen misin kulağını tıkayan, beynimdeki uğultu tam azıttı. Yalnız kafamın içi değil, ağzım, burnum, kulağımdaki pamuklar bile zonkluyordu sanki. Bu kadar sıkıntı yetmezmiş gibi, bir de yüreğimin daddarası başlamaz mı, of, off!

Ne zaman Selvi Hanım’ı görsem kalbim daddara daddara ötüyor. Öyle böyle değil, yani… Patlamış egzoz borusu halt etmiş yanında. Bu yaşta pek hayra alamet değil bu sesler. Üstelik beş kuruşluk faydası da yok bana. “Anladık, kes artık!” desem de nafile, susmaz ki şimdi.

Geçen gece de aynısı oldu. Sabaha kadar öksürüp duran şerefsiz kalbim yüzünden gözüme uyku girmedi. O akşam kocasıyla balkon sefası yapıyordu Selvi Hanım. Dayanamayıp ben de çıktım balkona. Bir de bira koydum önüme. Karı kocaya arkam dönük oturup içmeye başladım. Kocasının çenesi yine düşmüştü. O sıtma görmemiş sesiyle makineli tüfek gibi tarıyordu kadını.

“Yıllar geçtikçe acayip şirretleştin Selvi! Üstelik, köpek dişlerin de çok uzadı! Oysa eskiden tam bir geri zekâlıydın. Biliyorum, o kitap manyağı kadın var ya, o girdi senin kanına. Okuya okuya edepsizleşeni neresi paklar biliyorsun, ayağını denk al!”

Bir kahkaha püskürten Selvi Hanım, altta kalır mı hiç?

“Kimsenin günahını alma! Şu Kafka’nın Gregor Samsa’sı var ya! Hani bir sabah uyandığında kendisini kocaman bir hamamböceğine dönüşmüş olarak buluyor. Bütün suç onun. O kitabı bitirdiğimin sabahı bir uyandım ki, ben de Einstein oluvermişim!”

“Einstein’a saygısızlık etme!” diye homurdanan adam, “Bana da!” dedikten sonra saydırmaya devam etti.

“Sende kadın ruhu yok Selvi! Seninkisi ruh değil, hidroklorik asit gibi bir şey!”
“Ruhumu ruhuna saldım da yine, sıvışıverdi hemen, yandım diye diye!”

Selvi’nin cevabını duyduğumda, biramın son yudumunu içiyordum. İçmez olaymışım, az kalsın ölecektim. ‘Ne kadınsın sen!’ diye kıs kıs gülerken, burnumdan gelen birayı zor temizledim.

Kocasının dırdırına karışan sandalyenin gürültüsünden Selvi Hanım’ın atışmaya son verip içeri girdiğini anladım. Ben de kalkıp içeri geçtim.

Hidroklorik asit de neymiş, deyip sözlüğe baktım. Tuz ruhuymuş.

Çokbilmiş insanların kavgaları da bir tuhaf oluyor, yahu! Einstein’ı duymuşluğum var ama Kafka’yı da, böcek olan adamı da bilmiyorum. Samsa tatlısını çok severim ama.

Şu Selvi Hanım’ı da, ruhunu da çok merak ediyorum. Onun ruhuyla benimkini değiş tokuş etsek ne iyi olurdu. Ruhunu istesem bana verir mi acaba? Neden versin ki, ben olsam benim gibi bir herife ruhumu muhumu vermezdim. Eh, o da vermez tabii.

Laf aramızda, karım hariç hiçbir kadın ruhumu istemedi benden. Bir o talip oldu, yerin dibine batasıca ruhuma. Üstelik günlerce yalvarıp durdu, ama avucunu yaladı. Değil ruhumu, günahımı bile vermem ona!

Şu benim işe yaramaz ruhum infilak etmek üzere, ama karımın bundan haberi bile yok. Kendisi pek ruhsuz olduğundan olan biteni anlaması da mümkün değil.

Ah Selvi Hanım, ah dilşörüm, şu senin taş gibi ruhuna ihtiyacım var be, güzelim! Onun için her şeyimi veririm sana, yeter ki sen iste!

Hadi Einstein Hanım, al ruhumu, ver tuz ruhunu, ama karım duymasın!

Daddara, daddara, daddaaraaa!

Asuman Aksel Portakal

Görsel: Anna Silivonchik

Ressam, yazar, edebiyatçı bir sanat insanı Asuman Aksel Portakal; 1978 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden (MSÜ) mezun oldu. Kâğıtlara, duvarlara, resim defterlerine düşlerini boyayan çocuklara 24 yıl rehberlik etti. Çeşitli karma sergilere katıldı, iki kişisel sergi açtı. Yapıtları Türkiye’den başka, İrlanda, İsveç, Japonya, İsviçre, Yunanistan’da özel koleksiyonlarda yer aldı. Çocuklar için yazdığı, “Çok Komiksin Margarita” ve “Geveze Çizgiler” kitaplarıyla ödüller kazandı. Yetişkinler için yazdığı öykü ve denemeleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Çocukları, doğayı, renklerle oynamayı, okumayı, yazmayı çok seviyor. Bir de gülmeyi…

Asuman Aksel Portakal

Comments are closed.