Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

Kafka’nın Değişim adlı eserinin ilk cümlesi, dünya edebiyat tarihinin en sıra dışı girişi olarak kabul edilir. Küçük Salon’daki oyunları izlediğimde bu cümlenin beynimde dönüp durduğunu fark ettim. Bu sahnede yer alan oyunların da en az bu ifade kadar farklı ve güçlü metaforlar içerdiğinden emin olabilirsiniz. Yönetmen, oyuncu ve kukla sanatçısı Emre Tandoğan’ın rejisindeki oyunların bir örneği daha yok! Beş metrekarelik mekânda yarattığı marjinal sahnelere ve zekâsına hayran olmamak elde değil! Oyunları incelemeden önce Küçük Salon hakkında söyleyeceğim çok şey var.

Kadıköy’de Bir Kara Kutu (Black Box) Performans Sahnesi

2014-2015 sezonunda açılan sıra dışı bir performans sahnesi olan Küçük Salon, Kadıköy’de yepyeni bir tiyatro anlayışı ve bence Az, çoktur! felsefesiyle yola çıkmış bir ekip. Tiyatroda şaşırmak duygusunu özlemle beklediğimiz bu günlerde siparişimizi almış gibi isteklerimizi yerine getiren bir sahne. Emre ve Elif Tandoğan çifti tarafından kurulan bu tiyatrodaki ilk performans olan Faust sözsüz olarak sahnelenmiş, ardından Romeo ve Juliet, Dönence ve Şato oyunları seyirci ile buluşmuş. Oyunlar 2015-2016 sezonunda da devam ediyor.

Tiyatronun girişinde sizi karşılayan, her birinin hikâyesi olduğuna inandığım kuklalar ve maskeler, ekip-mekân-seyirci üçgeni arasında inanılmaz bir sıcaklık, dostluk ve büyü yaratıyor; ruhunuz kuklaların ipliklerine bağlanıyor. Sahnede oyuncuların inip çıktığı bodrum kapağının altında işte bu kukla ve maskelerle dolu apayrı bir dünya daha var, Emre Tandoğan’ın her birine can verdiği. Tandoğan; Prag’da Kid Napa Kukla Okulu’nda çalışmalarda bulunmuş, Divadlo Continuo adlı tiyatroyla birlikte çalışmış, onlarca ulusal ve uluslararası kukla festivaline katılmış oldukça başarılı bir kukla sanatçısı, çok yönlü bir oyuncu ve yönetmen. Kurucusu olduğu Küçük Salon’un kadrosu başarılı bir ekipten oluşuyor: Emre Tandoğan, Elif Arman, Tansel Öngel -Konuk Oyuncu-, Çağıl Tekten, Gökhan Azlağ, Ece Arman, Deniz Boldaz, Gürhan Altundaşar, Emir Özden, Güneş Seven, Side Balaban, Tuana Kotra, Ata Camuz, Hazal Uprak, Müslüm Köse, Derya Günaydın, Pırıl Turan ve Serdar Akülker. Genç ekip, kendi çalışmalarının yanı sıra tiyatro ve performans gruplarına da ev sahipliği yapıyor. Tiyatronun artık izleyici ile iletişimi kopuk, şaşalı büyük sahnelerde olamayacağına inanan ekip, tiyatronun oyunculuk ve performans kuramları dışında izleme biçiminin de yeniden tanımlanmasının gerekliliğini düşünüyor.

Çocuklar için düzenli olarak kukla oyunlarının sergilendiği salonda akşam seansında ailelerin çocukları ile izleyebileceği family play performanslara da yer veriliyor. Küçük Salon’da kısa film gösterimleri, akustik dinleti ve konserler gerçekleşiyor, ayrıca Amerikalı yönetmen Neil S. Fleckman’ın Klasik Shakespeare Oyunculuğu Atölyesi de 14 Şubat’a kadar her pazar devam ediyor.

Drama Atölyesi

Küçük Salon’un en heyecan verici çalışmalarından olan Drama Atölyesi’nde çocuklar maske ve kukla ile drama çalışmaları yapıyor ve Emre Tandoğan’ın yöneteceği tiyatro oyunu ile profesyonel sahneye adım atıyorlar. Yaratıcı düşünme, kendini ifade etme, problem çözme, eleştirel düşünme, iletişim, araştırma ve karar verme becerilerini geliştirirken, yaşayacakları tiyatro deneyimiyle Türkçe’yi güzel ve etkili kullanmayı, gözlem yapabilmeyi, mekânı, nesneyi, kavramları algılamayı öğreniyorlar. Atölyedeki çalışmalarda kullanılan maskeler İngiltere’de bulunan Trestle Mask ve Theatre Company’den özel olarak getirtilmiş. İstanbul’daki koşturmacaya ayak uydurmak zorunda kalan çocukların böylesine verimli atölyelere yönlendirilmesi ne denli mutluluk vericiyse, kendi tasarlayacakları ve oyun gününde sergileyecekleri kukla ve maskelere dokunmamız da bir o kadar anlamlı.

Küçük Salon’da İzlediğim İki Oyun: Şato ve Faust

Küçük Salon’da ilk izlediğim oyun Şato, yönetmen Emre Tandoğan’ın, Franz Kafka’nın Şato, Dava ve Değişim eserlerinden uyarladığı cesur bir oyun. Açıkçası Kafka’nın birden fazla eserini birleştirerek sahnelemek oldukça cesaret isteyen bir atılım, bu fikir bile bakış açısının ne kadar farklı olduğunun bir kanıtı. Yılların kukla ustası olarak oynatmak Tandoğan için zor olmayacaktı elbette. Şato, gotik sahnesi, etkileyici müziği, yüksek devinimi ve gerilimi, bir de oyuncuların taktıkları birbirinden ilginç maskeleriyle benim gibi tiyatroda önce haz sonra da ruhunu teslim etme duygularını yakalamak isteyenlere enfes bir şölen sunuyor.

Kostümleri Elif Tandoğan hazırlamış, ışık tasarımı Enrico Zeber’e ait. Oyuncular Gökhan Azlağ, Elif Tandoğan, Gürhan Altundaşar, Çağıl Tekten, Deniz Boldaz, Ece Arman ve Emir Özden arasındaki uyum ve ritmi hiç düşmeyen performansları görülmeye değer. Oyun başlar başlamaz bir karış ötemizdeki karakterlere yapılanları gördükçe her tarafımızı saran tedirginlik, tuhaflık, gotik atmosfer içinde kaybolma ve rüya gibi geçip giden bir saatlik zaman, oyun çıkışı Kafka’nın kolunuza girip sizinle gelmesine neden oluyor. Beynimizin nasıl ele geçirildiğini, memuriyet zihninin nasıl mekanikleştirdiğini oldukça etkili yöntemlerle anlatan yönetmen, Kafka’nın kendi yaşamıyla eserlerindeki karakterleri özdeşleşmiş bir şekilde sunuyor. Oyun broşüründen alıntılayacak olursak;
“Memur olan K, kendi varoluşunu anlamlandırmaya çalışırken bir taraftan da uyandığında dev bir böceğe dönüşen bir adamın hikâyesini yazmaya çalışan bir yazardır. Bir gün ortadan esrarengiz bir şekilde kaybolan iş arkadaşının ölümü K’nın şato gerçeğiyle yüzleşme sürecini başlatacaktır.
Kimi zaman karanlık kimi zaman gerçek üstü içeriğiyle oyun; yabancılaşma, bürokrasi, bir adamın sisteme karşı sonu gelmeyen ayakta durma çabası, bazen sistemin içinde yer alma hevesi, bazen sisteme duyulan öfke arasında, erişilemez bir hedef doğrultusunda faydasız ve umutsuzca bir yol arayışı ile izleyiciyi baş başa bırakmaktadır.”

Kafka’nın kendi hayatıyla harmanlanan Şato oyunu, insanoğlunun evrensel çıkmazları, sistem dayatmaları, düzenin bir türlü değişmemesini irdelerken, başkaları uğruna kurban ettiğimiz bedenlerimiz ve ruhlarımızı bize dev bir aynada gösteriyor. Oyunda ağlara takılı küçücük bir böceğe dönüşebilirsiniz!

Goethe’nin meşhur eseri Faust ise bir korku ve Vahşet Tiyatrosu örneği olarak Tandoğan’ın üzerinde titizlikle durmuş olduğu çok başarılı bir çalışma. İçeri girdiğinizde sahne ortasında çarmıha gerili bir kadın, üzerine yansıtılmış kocaman bir göz, kapı girişinde bir köpek, elinde İncil’den bir şeyler okuyup duran bir rahip, ummadığınız yerlerden sahneye çıkan oyuncularıyla, tansiyonu yüksek bir sahneleme karşınızda. O rahip ki oyun sonunda İsa’nın bedeni ve sembolü olan şarapla ekmek yiyecektir!

Belki de başka hiçbir oyunda başıma gelmeyecek kadar sıra dışı bir an’ı yazmadan geçemeyeceğim, oyunun sürprizini bozmak istemesem de! Oturduğum sandalyenin altından bir kadın oyuncu önce ellerini ayaklarımın arasından çıkardı. Yüzü bana dönük olarak sürüne sürüne sahneye gitti. Ayırdığım bacaklarımın arasından bir oyuncuyu sahneye doğurmak, onunla göz göze gelmek duygusu inanılmaz! Sadece bu büyü bile oyuna gitmeniz için yeterli. Yönetmenin istediği de bu zaten; seyircinin uzaktan değil her anlamda çok yakından oyuna müdahil olması.

Faust gibi uzun, edebi, zorlu bir eseri bir saatlik sözsüz bir performansla anlatmak Emre Tandoğan’ın yine büyük cesareti ve hünerinin başının altından çıkmış olsa gerek! Eski Ahit’ten beslenmiş oyunun tanıtımında şu cümleler var:
“Goethe’nin Faust metnini ele alınarak tanrı ve şeytan, iyilik ve kötülük, ahlak ve ahlaksızlık kavramları yeniden irdeleniyor… Şiddetin nasıl tatmin edilmez bir arzu nesnesi olduğunu birebir gördüğümüz şu dönemde ötekileştirmenin verdiği dayanılmaz hafiflik ve görevini yerine getirmiş olma duygusu varlıklarımızı yapay özgürlüklere itiyor. Kimse suçlu, kimse kirli, kimse günahsız değil. Neyden utanacağımız adı daha önce konulduğundan utanç bir erdem değil. Günah ise insana içkin bir gerçeklik…Geriye bir tek kendimizi kabullenmek kaldı.”

Bu sıra dışı oyunun kostüm tasarımı Elif Tandoğan’a, ışık tasarımı yine Enrico Zeber’e ait. Oyuncular Simge Gedizlioğlu, Derya Günaydın, Müslüm Köse, Emir Özden, Çağıl Tekten, Hazal Uprak’ı ve tüm ekibi bu zorlu oyunun hakkıyla üstesinden geldikleri için tebrik ediyorum. Faust’un çektiklerini bedenle anlatmak kesinlikle kolay bir şey değil. Ayrıca günümüzde havada uçuşan o gereksiz o anlamsız sözlerden o kadar bunalmıştım ki…
Sözün bittiği oyunda bir saat dilsiz kalmak bana çok iyi geldi! Ve oyunlar ve mekân ve kuklalar ve maskeler… Hepsi iyi geldi. Bir seyirci siyah eldiveninin birini sahnede, diğerini masanın üzerinde unutmuştu. Unutmuş muydu, yoksa sözler gibi nesneleri de bırakmanın, her sahiplikten vazgeçmenin zamanı mı gelmişti?

Uçlarda gezdiğim Küçük Salon’dan çıktığımda Kafka caddenin başında bekliyordu, yanıma geldi, koluma girdi. Bahariye’den Prag’a doğru yürürken baktık ki Goethe hiddetlenmiş, kendi kendine söyleniyor: “62 yılda yazdıklarımı bir saate nasıl sığdırmış bu yönetmen? Hem de tek kelime etmeden! Delilik bu!” Sadece gülümsedik, çünkü artık susmak vaktiydi.

Hava çok soğuktu. Döndüm, Küçük Salon’un vitrinine baktım. Kuklalar el sallıyordu arkamızdan. Üstlerinde duran raftaki bavulların açılmış olduğunu fark ettim. Oysa oyundan önce hepsi kilitliydi. “O bavullardan daha neler çıkacak neler” dedi Kafka, “hem de her gelişinde!”. Caddeden aşağıya doğru indik. Yolumuz uzun, sessiz ve çok anlamlıydı…

Küçük Salon

Adres: Caferağa Mah. Soner Sok. (Eski Sokullu sok.) No:15/B Bahariye/Kadıköy
Telefon: 0216 336 50 02
Web: Küçük Salon

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş, aynı bölümde Amerikan Tiyatrosu alanında yüksek lisansını bitirmiştir. Deneme, akademik makale ve eleştirel yazılar kaleme almasının yanı sıra tiyatro oyunları çevirmektedir. Kültür ve sanat alanındaki çalışmaları takip eder, çeşitli yayın kuruluşlarında yazar ve röportaj yapar. Beykoz Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisidir. Özel ilgi alanları Chicano/a Tiyatrosu ve Kızılderililerdir.

Aycan Gürlüyer

Comments are closed.