Bütün dünyanın çok sesli bir koro gibi durmamacasına konuşmasını ve fakat kimsenin birbirini dinlemek istemeyişini nicedir dert edinmiştim. Gerçekleri söylememek için çok konuşmak ve bunları da kimse dinlemeyince söylenmek ne vahim bir durumdu! Duymayı duyumsatan birçok an yaşıyordum her gün. Bu koronun kendi egosuna yenik sesini duymamak için bile yazıyor olabilirdim biliyor musunuz? Kelimelerim havada uçuşmasın, kâğıda konsun, onların bir yuvası olsun ve insanlar orada dinlensin istiyordum.

İşte böyle bir halet-i ruhiye içindeyken Beyoğlu’ndan Karaköy’e doğru yürüyorum. Herkes konuşuyor, bir tek ben dinliyorum hem kendimi hem insanları. İkincikat Tiyatro’da Kabileler’i izlemeye gidiyorum. Edebi ve ebedi bir gerçektir: Bir eser, kendi dönemini ve insanı ne kadar iyi anlatırsa o kadar kalıcı olur. Öyle sağlam bir metin ve reji üzerine kurulmuş bir oyun izlersiniz ki, size kal der, siz de kalırsınız. İzlerken koltuğunuzda, düşününce ruhunuzda ya da sahnedeki o büyük masanın başında uzun süre kalırsınız. Kabileler oyunu, siz bir günlüğüne kalmaya gelmişken sizi uzun süre misafir edecek o bereketli kadınlar gibi ağırlıyor, gidemiyorsunuz… Tiyatroda böylesi hazzı nadir yakalayan ‘ben’ için bu gidemeyiş, çok özel bir duygu ve kıymetini de biliyorum; İşte o kıymetlileri anlatacağım şimdi sizlere.

Beni gerçekten duyuyor musunuz?

İkincikat, Karaköy’de bulmakta oldukça zorlandığım bir ara sokakta, bir apartmanın ikinci katında yer alan, sahne ve gösteri sanatları alanında performanslar yapan bağımsız bir tiyatro. Kendi varoluş serüveninde tiyatroda yeniyi, günceli arayan İkincikat, 2010 yılında Sami Berat Marçalı ve Eyüp Emre Uçaray tarafından kurulmuş. Tesadüf bu ya, İngiliz yönetmen ve yazar Nina Raine de Kabileler (Tribes) oyununu 2010 yılında yazmış, günün birinde İkincikat’a düşer diye belki de!
Dilimize Haydar Köyel’in çevirdiği ve Türkiye’de ilk kez oynanan oyunda, yeniden bir araya gelmek zorunda kalan gürültülü bir ailenin en küçüğü olan sağır Billy’nin hikâyesi anlatılıyor. Asla sorgulanmayacak bir tuhaflıkta ve hiyerarşik yapıda olan ailenin dildeki ve iletişimdeki başarısızlıkları ile bütün dış dünyadan kendilerini soyutlayıp krallıklarını ilan edişleri, tezatlıklarla dolu: Oyunu evrensel kılan en önemli şey de bu zaten. Siyasi görüşüyle, dini bağlılıklarıyla, bulunduğu çevreye itaat etmek zorunda oluşuyla hayatını devam ettiren ve sanattan hiç nasibini almasa da klasik müzik dinleyerek mükemmel görünmeye çalışan toplumlar/aileler/kabilelerin var olduğu bir dünyada yaşamıyor muyuz? Hem anne rolündeki Beth: “Dışarıdaki hayat çok korkunç ve zor. Bir gruba dâhil olunca her şey daha kolay” demiyor muydu?
Yazar, işte onları ya da hepimizi anlatmaya çalışmış ve bir röportajında oyunu neden yazdığını açıklamış:
“Kabileler oyununu yazma fikri ilk olarak sağır bir çift ile ilgili bir belgesel izlerken aklıma geldi. Kadın hamileydi ve eşiyle birlikte, doğacak bebeklerinin sağır olmasını istiyordu. Bunun aslında sağır olsun ya da olmasın birçok insanın hissettiği bir şey olması fikrine vuruldum. Ebeveynler, sadece genlerini değil, çocuklarına aktarmayı başarabildikleri özellikleri  gözlemlerken büyük mutluluk yaşarlar. Bunlar bir takım değerler ve inançlar hatta kendilerine özgü bir dil olabilir. Aile bir kabiledir; çatışan fakat aşırı bağlı bir kabile. Etrafa bakmaya başladığımda kabileler her yerdeydi.”

İki perde ve sekiz sahneden oluşan oyunda; yazarın bu pencereden baktığı beş kişilik seçkin ve entelektüel (!) bir aile, kocaman bir yemek masasının başında gürültüyle yemek yemektedir. Farklı konulardaki diyaloglar karakterler arasında kaotik bir şekilde sürer, iletişim sağlayamayacak kadar tuhaflar ve tekrar bir araya geldikleri için gergindirler. Baba Christopher, keskin kuralları ve katı görüşleri olan bir eleştirmen, anne Beth romanını ve baba ile evlatlar arasındaki kavgaları bitirmeye çalışan kadın, büyük oğlan Daniel, tezi ile uğraşan, kafasındaki seslerden muzdarip bir cigara bağımlısı, ortanca çocuk Ruth opera sanatçısı olma hayaliyle bir sevgiliye çok ihtiyaç duyan ama en çok eleştirilen kız evlat, evin en küçüğü Billy ise tüm bu olup bitenleri güçlükle duymaya çalışan sağır bir karakterdir.
Sözde duyan ailenin duymayanı, onların sözlü dünyasında yer bulamayanıdır. Hiçbir eksikliği kabul etmeyen aile, Billy’nin duyma engelini de kabullenmek istemediği için onu normal bir insan olarak büyütmeye çalışmış, işaret dilini öğretecekleri yerde, annesi ona dudak okumasını öğretmiştir. Birbirinden nefret eden aile bireyleri arasında Billy yapayalnızdır. Onların korkunç gürültülerinden kendi içine, eve ve işitme cihazına sıkışıp kalmış bir şekilde sessizce yaşamaktadır.

İlk sahne anlam üzerine söylenen anlamsızca yorumlar ve tartışmalarla geçer. Baba Christopher, şiddetle karşı çıktığı Ruth’un hoşlandığı bir adamın yazdığı kitabı açarak, içinden bir cümle okur:
Christopher “Gelişimin kuramsal veya ayna aşaması Lacanian’dır. Anlambilimsel benlik tutarlı bir nitelik kazanır ve dili edinir.” Yani aynaya bakmadan önce sinir krizi geçiren bir yap-bozuz. Dil olmazsa… -Daniel ve Ruth sabırsızca ve yüksek sesle sözünü keserler.-
Daniel Anladık, anladık.
Ruth Tamam, yeter.
Christopher “Dil olmadan düşüncemiz ölür” Ay nerdeyse ben ölecektim. Kitabı çarparak kapatır. Billy’nin işitme cihazı takılı mı?
Beth Evet.
Christopher Billy. Billy’nin omuzuna dokunur. Tatlım. Takılı mı? Billy kafasını sallar.
Beth Bence ilginç şeyler söylüyor.
Christopher İlginçmiş!

Bu sahnede yazarın İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olduğunu tahmin ettim. Çünkü ben de Filoloji öğrencisiyken Dilbilim’in o sıkıcı kuramlarının acısını senelerce çekmiştim. Mesela Virginia Woolf’un tek bir cümlesi binlerce kitaba eşit değil miydi? Hem dil gerçekte ne demekti? Anlam ifade etmiyorsa karşı tarafta bir tını oluşturmuyorsa gereği neydi? Oyunun bu sorgulamasına tek kelimeyle bayıldım! Dile yapılan bir başka gönderme de Daniel’ın takıntı haline getirdiği dil/anlam üzerine yazdığı tezde karşımıza çıkıyor:
“Dil radikal olarak kararsızdır. Dil anlama karar vermez. Kullandığımız kelimeler sadece birer kalıp ve hayatın silik bir fotokopisi.”

Fransız düşünürler Lacan ve Derrida’ya da selam gönderen bu yorumlar, Daniel ve Christopher’ın sadece dil ile ilgili çatışmalarını değil bir baba-oğul arasındaki en gerilimli ilişkiyi de anlatır. Fakat oyundaki temel çatışma, Billy’nin sürekli “Siz ne hakkında konuşuyorsunuz? Mesele ne? N’oldu?” gibi sorulara asla yanıt alamayışı, ailesi tarafından dışlanmış benliği ve yaşamıdır. Bu kadar dilsiz ama çok sesli bir ailede yaşıyorken, günün birinde Sylvia adında bir kız ile tanışır.
Sylvia, Billy’ye ilk kez işaret dilini öğretir. Ve oyunda izleyiciler bundan sonraki konuşmaların çoğunu üst yazıdan takip edecektir. Billy ve Sylvia kendi aralarında işaret diliyle konuşmalarından aile rahatsız olur çünkü bu kez onlar Billy ile iletişime geçemeyeceklerdir.

Sahneleme ve Oyunculuklar

Kabileler’in yönetmeni Sami Berat Marçalı, büyük bir çatışma içindeki aileyi seyirciye aktarırken, sessizliğin gücünü, karakterlerin samimiyetini ve yazarın esas derdini vurgulamaya çalışmış. Oldukça zor bir oyun seçtiği ve bunun da üstesinden başarıyla gelebildiği için tebriği hakediyor.  Yönetmenin yeni ve yine böyle iyi seçimli rejilerinde buluşmayı diliyorum.

Christopher – Beth çiftini oynayan Ayşe Lebriz Berkem ve Haydar Köyel’i, elli yaşındaki Beyaz İngiliz ebeveynlerin burnu havada yaşamlarını çok iyi üstlendikleri için kutluyorum. Çiftin uyumsuzluğu bu kadar uyumlu olabilirdi! Berkem’in her zamanki dengeli ve sahiplenici oyunculuğu Beth ile tek yürek olmasını sağlıyor. Christopher’ın eleştirilerini ve mekanik tavırlarını bütün detaylarıyla özümsemiş bir oyunculukla karşımızda olan Köyel’e aynı zamanda Kabileler’i dilimize kazandırdığı için çok teşekkür ederiz. İbrahim Halaçoğlu’nu Daniel’ın bütün fevriliklerini, itirazlarını, Billy’e olan düşkünlüğünü, en az onun kadar yalnız oluşunu yürekten oynarken izlemek çok büyük bir zevkti! Daniel’ın kekeme oluşu, madde bağımlılığı ve kafasındaki sesleri birebir canlandırdı. Ortanca kardeş Ruth rolündeki Gülce Oral, karakterin tutkularını, şirinliklerini, hınçlarını harika yansıttığı ve onun yalnızlıkla dolu kocaman dünyasını ve sahneyi çok güzel doldurduğu için alkışları hak ediyor.

Oyunun zorlu iki rolünde yüksek performans ile seyirciyle bütünleşen Barış Gönenen (Billy) ve Tuğçe Altuğ’u (Sylvia) yürekten tebrik ediyorum. İşaret dilini öğrenerek iki duyma engelli karaktere sahnede ve duygularımızda can verdikleri için kutluyorum. Altuğ, Sylvia’nın gitgide sağırlaşmasını ve Billy ile olan ilişkisini samimiyetle oynuyor. Sylvia’nın duymayı bir engel olarak görmüyor gibi yapsa da onun içindeki gizil depremleri keşfetmiş oyunculuğuyla hepsini gün yüzüne çıkarıyor. Gönenen, Billy’nin ailesiyle konuşmayı reddedip, kullandığı işaret diliyle onların kendisini anlamasını istemesi sahnesinde, söylediklerini Sylvia’ya çevirtirken, senelerin birikmişliğini, ruhsal patlamayı kusursuz oynadığını söyleyebilirim. Özellikle 6. Sahnede “Size uymak zorunda kaldım hep. Hep bekledim. Bekledim, gene bekledim. Ben beklersem siz bana gelirsiniz diye düşünüp durdum. Umurunuzda değil… İlk defa bugün beni doğru dürüst dinlediniz. O da konuşmadığım için” ifadesini işaret diliyle söylerken Billy ile tamamen özdeşleşmesi, duygularımızı çok yükseltti.
24 Nisan gerçekleşecek 16. Direklerarası Ödül Töreni’nde Küçük Salon Erkek Oyuncu Ödülü alacak olan Barış Gönenen’i hepimiz yürekten tebrik ediyoruz. Bu güzel oyunda zor bir rolde kendisini izlemek müthiş bir zevkti.

Kabileler 28-29-30 Nisan ve 5 Mayıs’ta Karaköy’de oynamaya devam edecek. Bu kıskanç-kızgın-üzgün-güvensiz-mutsuz üyelerden oluşan kabileyle bir akşam yemeği yemek istemez misiniz? İkincikat’a mutlaka gidin ve Billy’ye göz kulak olun!

Oyunun Künyesi

İlk Gösterim: 20 Ocak 2016
Yazan: Nina Raine
Çeviren: Haydar Köyel
Yöneten: Sami Berat Marçalı
Proje Asistanları: Hünkar Nihal Konar, Ferhat Aktaş, İpek İlbeyli, M.Ali Dönmez
Dekor ve Işık Tasarımı: Eyüp Emre Uçaray
Kostüm Tasarımı: Dilek Tora
Efekt: Onat Esenman
Fotoğraf ve Afiş: Mehmet Nevzat Erdoğan
Video: Mehmet Selçuk Bilge
Süre: 2 Perde | 120 Dakika

Oyuncular

İbrahim Halaçoğlu, Ayşe Lebriz Berkem, Haydar Köyel, Gülce Oral, Barış Gönenen, Tuğçe Altuğ

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş, aynı bölümde Amerikan Tiyatrosu alanında yüksek lisansını bitirmiştir. Deneme, akademik makale ve eleştirel yazılar kaleme almasının yanı sıra tiyatro oyunları çevirmektedir. Kültür ve sanat alanındaki çalışmaları takip eder, çeşitli yayın kuruluşlarında yazar ve röportaj yapar. Beykoz Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisidir. Özel ilgi alanları Chicano/a Tiyatrosu ve Kızılderililerdir.

Aycan Gürlüyer

Comments are closed.