Batuhan İşcan’ın Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler adlı romanını bir oturuşta okuyup kapağını kapattıktan sonra iki görüş beynimde galebe çaldı.

Bunlardan birincisi kendime aitti. Uzun süredir kendimden kuşku ediyordum. Ne zaman elime bir kitap alsam uykum geliyordu. Kitapları tamamlamakta zorlanıyor, okumak için kendimi zorladığımda kalbimin daraldığını hissediyor ve çaresizlik içinde kitabı bir kenara bırakıyor evin içinde voltalar atıyordum. Ruhumu kemiren düşünce hep şu oluyordu: Acaba ben de insanlarımızın geneli gibi okumaktan nefret eden biri haline mi dönüşüyordum yavaş yavaş?!


Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler

Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler- Batuhan İşcan

Öyle değilmiş! Bu kitabı okuduğumda anladım ki edebiyat sevgim ve okumaktan aldığım haz yerli yerinde duruyormuş. Sadece ustaca yazılmış kitaplara seyrek rastlamaktan mütevellit semptomlarmış bendekiler. Anlı şanlı yabancı yazarların çevirmenler elinde ziyan olmuş şatafatlı edisyonları ya da kendini kanıtlama çabası içindeki yerli egosantrik yazarların bayıltan gösterileri arasında hırpalanmaktan öylesine yorulmuşum ki; “Yurdum insanı” gibi hissetmeye başlamışım. Kitap görmek istemez hale gelmişim. Oysa; iyi yazılmış bir kitap okumak ne hoş şeymiş! Şükür kavuşturana. Genç bir romancının bir kitabını okuduğunda insanın bunu görmesi ve okurluğuyla barışması ne güzel şeymiş yahu!

Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler adlı romanı okuduğumda aklımda geçen ikinci düşünce de şu oldu: Bu denli ustaca kaleme alınmış bir romana bu denli sıradan bir isim nasıl koyulabilir?! Bunun için de ayrı bir yetenek gerekir! Bu kitabın adı bana göre Sedefkâr olmalıydı. Ya da Sedefkâr’ın Hikâyesi… Alelade bir polisiye roman ismini anımsatan Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler adı, bu kitabın varsıllığını ve başarısını yansıtmanın oldukça uzağında.

Gelelim sadede. Batuhan İşcan genç bir romancı. 1972 doğumlu. ODTÜ mezunu bir mühendis. Daha önce Fasulye adlı bir romanı yayımlanmış. Geniş bir külliyatı yok. Hem mühendislik eğitimi almış, hem bu denli genç olup hem de yeterli temrine sahip olmadan nasıl bu denli ustalıklı bir dil kullanımına sahip olduğu benim için merak konusu oldu açıkçası. Sadece yetenekle açıklanamayacak, bilmediğimiz bazı nedenleri daha olmalı bunun.

Aslında romanın basit ve bildik bir teması var. XVI. Yüzyılda Anadolu’da geçen bir serüven. Allami adlı bir namlı denizcinin, kendi vasiyeti üzerine, tahnit edilmiş naaşının altı kişi tarafından denize götürülüşünü anlatan roman klasik polisiye anlatım kurgusuna yaslanıyor. Yol buyunca kafilenin üyeleri esrarengiz cinayetlere kurban gitmektedirler ve düğüm finalde beklenmedik şekilde çözülür. Romanın bu yönü kayda değer bir varsıllık ya da herhangi bir yenilik yansıtmıyor. Hatta denebilir ki post-modern roman sanatının klişelerini itinayla kullanmış olması da eseri ortalamaya çeken, eksi puanları çoğaltan özellikler teşkil ediyor. Fakat yazarın kıvrak dili, usta işi anlatımı, Türkçe’ye ve arkaik kültürümüze hakimiyeti, romancılara mahsus hamuru ve anlatısındaki bağlantıları oluştururken gösterdiği beceri kelimenin tam manasıyla beklenmedik! Yani iyi. Bu romanı okuduktan sonra –abartmaksızın- diyebilirim ki; Türkçemiz İhsan Oktay Anar ekolünden, şimdilik onun kalibresine yakın, gelecekte belki onun kadar iyi olabilecek bir yazar kazanmış gibi gözüküyor.

Genç yazarımız da belli ki post-modernlerin belli başlı ustalarını kendine klavuz edinmiş. Anlatısında sadece İhsan Oktay Anar değil, Hakan Erdem, Osman Necmi Gürmen, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Kara Büyülü Uyku ve Cimri Kirpi’deki Vecdi Çıracıoğlu hatta hatta sinemacılardan Derviş Zaim’in izleri var. Özellikle Derviş Zaim’in 2005 tarihli Cenneti Beklerken adlı filmindeki hikâye, anlatım ruhu ve dönemsel özellikleri ile bu romandakilere çok benziyor. Hatırlanacağı üzere orada da bal tulumuna yatırılmış bir kesik kellenin padişaha götürülüşü anlatılıyordu.

Batuhan İşcan’ı, sözünü ettiğimiz post-modernlerden en çok İhsan Oktay Anar’a benzetmek mümkün. Çünkü ikisinin de ortak noktası anlatıdaki üstün beceri, arkaik kültüre hakimiyet ve edebiyatı ön plana çıkaran, ağırbaşlı, bilge, hesapsız yazınsal davranışlar içinde olmaları. Yazarımız zaman zaman bir yazarı yazar yapan bu değerli özelliğini bir kenara bırakıp Kur’an’dan ayetler sıralayıp, bazı açıklamalar ve diskurlarla bizleri irşad etmeye kalkıyorsa da bunları metinlerin arasına gizlemeyi ustaca beceren İhsan Oktay Anar’a göre bir adım daha geride olmasını şimdilik anlayışla karşılamak gerekir diye düşünüyorum. İyi bir edebi metinde, malumat varsıllığına dair her türlü öğe, ustalıkla metnin dokusuna yedirilmiş, saklanmış olmalıdır. Anar bunu çok iyi uygulayan bir ustadır. Umuyorum ki çok yakında İşcan da bu çapakları söküp atacaktır edebiyatından. Çünkü edebi algısı bu yetkinliğe erişmek için elverişli gözükmekte.

Her iki yazar da özellikle arkaik teknikler konusunda şölen mahiyetinde mükemmel anlatımlarda, tasvirlerde bulunmaktadırlar. Örneğin Anar’ın kale kuşatması sırasında lağımcıları tünel kazarken anlattığı teknik bölümler gibi, yayın, okun, sadağın, nasıl kullanıldığını betimleyen çok güzel pasajları var İşcan’ın. Yapmayı deneyenler bilir; edebiyatta bunlar çok zor işlerdir. Arkaik tekniklerin uygulandığı “sekansları”(!) – romanda anlatmak çok yoğun çalışma, bilgi ve birikim gerektirir. İşcan’ın bu alanda hiç de fena olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Her ne kadar bu tür romanlarda toplu iğne, çakı vs. nesnelerin adı geçtiğinde hep dalar gidersem de… “Acaba 1500 yılında toplu iğne var mıydı? Varsa nasıldı?” diye düşünsem de buradan ilerleyip bu kalibredeki bir romancının pasajları hakkında istifham yaratmak asla aklımın ucundan geçmez.

Çünkü zaten bellidir: Değerli yazar hemen anlaşılır. Birkaç küçük kuşkudan yola çıkıp onu madara etmeye kalkmak çok çirkin bir şeydir. Zaten Batuhan İşcan da okuduğumuz yapıtında, özellikle bu konularda yeterince dikkatli ve bilgili gözüküyor.

Bu kitapla beraber roman sanatımızın genç bir usta kazandığını söyleyebiliriz. Bu yetkin anlatım dilini ve edebi bilinci; hiçbir zaman birinci sınıf edebiyat kategorisine sokmadığım post-modern edebiyat dışında; mesela insan ruhunun derinliklerine doğru yol alırken ya da çağdaş insanın problematiklerini irdelerken görmeyi de çok isterim.

Bu kitap ise biraz daha günün modasına uygun. Ustaca yazılmış, emek ürünü, derli toplu, sıkmayan bir roman okumak, yeni yazınsal yeteneklerle tanışmak, okurken bunaltılmak değil de haz duymak istiyorum diyenler Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler’i kaçırmasınlar derim.

Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler
Yazar: Batuhan İşcan, Doğan Kitap, Roman – 165 sayfa

 

Postmodern Edebiyatın Nitelikli Örneklerinden Birkaçı:

Kitab-ı Duvduvani – Hakan Erdem
Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar
Amat- İhsan Oktay Anar
Suskunlar – İhsan Oktay Anar
Tutunamayanlar – Oğuz Atay
Kara Kitap – Orhan Pamuk
Benim Adım Kırmızı – Orhan Pamuk
Beyaz Kale – Orhan Pamuk
Gülün Adı – Umberto Eco
Afrikalı Leo – Amin Maalouf
Semerkant – Amin Maalouf
Taormina – Hilmi Yavuz
Cimri Kirpi – Vecdi Çıracıoğlu
Mahrem – Elif Şafak

Birgün Kitap Eki’nin 13 Kasım 2010 tarihli nüshasında yayınlandı.

Hikmet Temel Akarsu
İstanbul, 17.10.2010

Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, kendini yaşam düşü olan yazarlığa adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen hemen her alanında ürün verdi. Sanatçı Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesi olup halen İstanbul'da Sanat Ekibi'nin Sanat Danışmanlığı'nı sürdürmektedir.

Hikmet Temel AKARSU

Comments are closed.