…Şimdi, bunu yırtmalı, güneşin doğduğunu kabul ederek, yazmağa yeniden başlamalı…



Bir kitabın son cümlesi, son sözü bu kadar mı yakışır kendi meselesine, kendi sesine. Sessizin Payı’nı bitirdiğimde, bu son cümlede içinden bu geçti. Yazmaya yeniden başlamalı, evet. Okur için de bir mesaj olmalı bu; yazının sonunda, Gürbilek’in yanıtlarını aradığı soruların peşinde durduğu bu noktada soluklanıp yeniden okumaya başlamalı. Patikaları ve izleri kat ederken başka bir yolu yeniden görmek, başka yollardan da geçmek için, elbette güneşin yeniden doğduğunu kabul ederek.

Nurdan Gürbilek’in kitaplarını, yazısını, en iyi ifade eden cümlelerden biridir bu ayrıca. Hissederek anlamamızı sağlar bu cümle Gürbilek’in denemelerinin ruhunu. Sürekli birbirine bağlanan, yinelenirken yenilenen, tekrar ederken yeni bir boyut kazanan meseleleriyle Gürbilek kitapları, kendine has bir ses inşaa eder, orada görünürlük kazanan bakışın asla başka türlü var olamayacağı bir ses; anlama çabasıyla iç içe geçen eleştirel düşünce soluk alıp verir bu sesle birlikte.

Felsefe ve edebiyatın, kavram ve deneyimin, başka bir deyişle de yazı ve hayatın birbirine ışık düşüren yansıları gibi yankılanır bu seste. Gürbilek’in bütün kitaplari böylece birbirine bağlanır, birbirini açımlar yeni sorularla yeniden biçimlenir; yeniden yazmaya başlamak üzere konulmuş bir noktadır her kitabı sanki. Sessizin Payı’nda, bu açıdan, dikkat çekici olan yön, kavramlara edebiyatın içinden bakarken, edebiyatı da kendi dışarısıyla daha başka bir vurguyla ilişkilendiriyordur. Yazının içerisi ile dışarısı arasındaki mesafeyi farklılaştıran, yazının imkanlarıyla hayatın gerçekleri arasında başka bir geçişkenlik yaratmaya yönelen bir deneme girişimi demeli belki.

Daha ilk cümleden kendini bir yol ayrımında bulur denemeci: Ya konusunu tekil ve benzersiz bir şey olarak ele alacak, onu el yordamıyla kurcalayacak, oraya gömülecek, orada kaybolmayı göze alacaktır. Ya da onu başka şeylerle ilişkilendirecek, ona bir geniş açı, bir bağlam kazandırmayı deneyecektir. Birincisi yakın izlenimin, duyunun, deneyimin yoludur: Nesnesini bütün tekilliğiyle konuşturabilmek için nereye çıkacağını tam kestiremediği bir patikada dalgın, telaşsız bir dikkatle yürür denemeci. İkincisi kavramın yolu: Nesnesine kuşbakışı bakabileceği bir yüksekliğe, tümeli tarayan bir mesafeye yerleşir bu kez denemeci. Hangi yoldan gitmeli: Yürüyerek mi katedeceğim yolu, yoksa üzerinden uçakla mı geçmeli? Tekilin gücü mü, kavramınki mi?

Bir imkansızlık deneyimi‘dir bu, eğer böyle söylenebilirse. Vitrinde Yaşamak’tan bugüne değin izini sürdüğü meseleler bu kitapta yeniden hatırlanacaktır muhtemelen, başka şeylerden söz ederken araya Gürbilek’in başka bir kitabındaki başka bir mesele girecektir. Kitabın Giriş‘inde, Patikalarla manzara arasında bölünmüş denelerden oluşuyor Sessizin Payı. İmgelerle kavramlar, duygularla düşünceler, edebiyatla politika arasında gidip gelen denemeler, diyor Gürbilek. Nesnesini asla tümüyle ele geçiremeyeceğini bilen, ama yine de o bölünmüşlüğü bir temas yoluyla anlamlandırmaya yönelen bir yazı denemesi.

Yukarda aktardığım kitabın son sözü, böyle bir denemenin imkânlarını ve imkânsızlığını üstleniyor. Sanıyorum, Gürbilek’te yazının, yazmanın sorumluluğunun bu olduğunu söyleyebiliriz. Kendi mevcudiyetini silmeye baştan razı olarak tekil olanda bütünün kristalini yakalamaya çalışmak; kavramla deneyim arasında bir temas imkanını imkansız bir deneyim olarak kaydetmek.

Nurdan Gürbilek’in bütün kitaplarının birbiriyle ilişkili olduğunu anlamak zor değil. Sesinin böylece kendi rengini, ahengini, ritmini her kitapta biraz daha belirginleşerek bulduğundan söz etmek de yerinde olur. Ama şimdi, özellikle Sessizin Payı’nı Mağdurun Dili’yle birlikte okumanın önemli olduğunu söylemek isterim. Birbirini çağıran, yankılayan, farklılaştıran ve sürdüren soruların, anlamlandırma çabasının, çıkarsamaların ve saptamaların bu iki kitap arasında daha belirgin bir bağlantısı var sanıyorum. Son kitabı okurken en çok Mağdurun Dili’ne gitti benim aklım.

Mağdurun Dili’nde Gürbilek, yazının dışlanmışlıkla, edebiyatın incinmişlikle kesiştiği noktalardan giderek dilin mağdurlukla ilişkisini anlamaya çalışıyordu. Sessizin Payı’nda ise bu kez, bir üst başlık ya da bağlam gibi, yazıda sessizin payının ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Mağdurun Dili’nde sorulan Acı anlatılabilir mi? sorusuyla, Sessizin Payı’nda sorulan Yazı neyi kurtarır? sorusu arasındaki ilişki açık olsa gerek. İster mağduriyet, gurur yarası, incinmişlik olsun, isterse utanç, haysiyet, maruz kalınan kişisel ya da toplumsal felaket olsun, düşüncenin gerçeklikle, yazının hayatla ilişkisi bir anlam ve anlatma sorunu olarak -ki anlatma dediğimiz şey anlamın gövdeleşmesidir- bu kitapların asıl problematiğini oluşturur.

Bu problematik, Gürbilek’in yazılarında imgeyle kavramların, ya da yazıyla deneyimin kesişme noktalarından işlenerek biçimlendiriliyor. Konu edindiği, kendileriyle sürekli konuşma halinde olduğu yazarlarıyla Gürbilek, geçmişi bugünle, felsefeyi güncel olanla, psikanalizi toplumsalla, edebiyatı siyasetle ilişkilendirerek ortaya koyuyor sorunu. Sessizin Payı’nda sadece Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanı üzerinden bugünkü alevlenmiş ve her şeye kendi damgasını vuracak şekilde derinleşmiş kültür savaşı‘nın tarihçesini görmekle kalmayız, kutuplaşma kavramının politik anlamını da yeniden fark ederiz. Yoksulluğun, acı çekmenin, şiddete maruz kalmanın, felaketin dille olan ilişkisinin politik anlamlarını da. Adalet ve utanç arasındaki bağ yazının adaleti sorununu gündeme getiriyor, felaketin yazıda nasıl bir karşılık bulabileceğinin imkanı ve imkansızlığı sorgulanıyordur.

Gürbilek’in denemeleri; yazı ile hayat, edebiyat ile polika arasındaki ilişkiyi çoğunluk edebi metinler üzerinden tartışmaya sokar; bu, aynı zamanda, dil ile söz arasındaki mesafenin de gündeme getirilmesidir. Bir konuşma biçimi halini alır Gürbilek’in yazısı bu noktada; yalnızca sürekli bahsini ettiği yazarlarıyla olan bir konuşma hali değil, okurla ve hatta kendi kendisiyle de sürüp giden bir konuşma. Hiç yok değil elbette, başka renkler ve ahenklerde az da olsa böyle konuşan yazılar yazabilenler var dilimizde; şükür ki varlar.

Gürbilek de bizi, kendi düşünme deneyimine dahil ediyor yazılarında. Yazar olarak silinmeden, ancak yazdıklarını okurun okurken bir daha yazdığını ve hatta yazının tam da o okunuş anında olası anlamlarına kavuşacağını göz ardı etmeden yazarak yapıyor bunu. Böylece, okurun dahil olduğu düşünme deneyimi bir süreklilik kazanıyor, yeniden geri dönme ve baştan başlama sürekliliği. Kısır olmayan bir döngü olsa gerek bu.

kacakkova

Comments are closed.