3‘ün ve Üçü‘nün Büyüsü

Üç’ün büyüsü vardır. İki’yi anlamlı kılan şey Üç’ün varlığıdır aslında. Birbiri arasında sıralama olmayan, ister aynı isterse farklı güruhtan olsun her biri başka bir güzellikken, bir araya geldiğinde hepten yücelen Üç’ten bahsediyorum. İşte Üç’ün güzel büyüsüne kapılacağım bir akşam: Hem 27 Mart Dünya Tiyatro Günü, hem İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz oyunu, hem de Hayal Perdesi’nin 3. yaş dönümündeyim!

Hayal Perdesi’nde yerimi alıp birazdan izleyeceğim sahnelerin hayalini kurmaya başlamıştım ki, Tuba Karabey’in şen sesi bizi karşıladı: “Hoş geldiniz! 27 Mart Dünya Tiyatro Günümüz kutlu olsun.” Haldun Taner’in doğumunun 100. yılı sebebiyle eşi Demet Taner’in yazdığı 2015 Dünya Tiyatro Günü ulusal bildirisini okudu: “Tiyatro, dünyanın en küçük bir ölçeği olan sahneden, insandan insana, oyuncudan seyirciye geçen duygu ve düşüncelerle, seyirciyle bütünleşir.” Taner’in cümlelerinin sahnede can bulması özeldi ve yüzümüze tutulan ayna olan tiyatronun önemini tiyatroları çoğaltarak yapabileceğimizi vurguluyordu.

Selin Tekman, Polonyalı yönetmen Krzysztof Warlikowski’nin uluslararası bildirisiyle devam etti: “Gizli coşkuları tiyatro kadar başarıyla dışa vuran başka bir şey yoktur.” diyen yönetmen, tiyatronun, bakmanın yasak olduğu yerlerin iç taraflar‘ını gözetlemesi gerektiğini söylüyordu. O zaman iç taraflara yolculuğumuz başlasındı.

Hayal Perdesi Tiyatrosu’nun kurucusu Selin İşcan’ın projesi, Makedon yönetmen Aleksander Popovski’nin çok özgün sahneleme şekli ve oyuncuların ritmi hiç düşmeyen enfes performansları, Barış Manisalı’nın oyundaki gerilimi birebir yansıtan müziği ile birleşince, ortaya 90 dakikalık bir ‘bitmese de gitmesem’ dedirten oyun çıkarıyor. Hayal Perdesi, Boris Vian’ın İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz oyununu sahnelerken, eseri çeviren Ayberk Erkay’ın kitabın önsözünde dediği cümle hayat buluyor: ‘Düş gücü sahneye yayılıyor.’

İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz

Boris Vian on oyun sığdırdığı kısa ömründe 1957’de yazdığı bu son oyununda, burjuvazinin dayattığı örnek aile olmak uğruna kendi benliklerini yitirmiş Dupont ailesinin nedeni belli olmayan bir gürültüden kaçmak için, kule şeklindeki evlerinin sürekli bir üst katına taşınması anlatılır. Üst kata çıkıldıkça oda sayısı azalır, eşyalar unutulur ve hafızalar zayıflar. Otoritenin simgesi baskıcı karakter Léon Baba (Reha Özcan), onun gölgesinde kalmış pasif eşi Anna Anne (Ayşe Lebriz Berkem), sahnede hep olan ama görmezlikten gelinen, ailenin her sinir harbinden dayakla nasiplenen, kim ya da ne olduğu bilinmeyen ‘şey’ Şümürz (Selin İşcan), mekanik hizmetçi Cruche (Selin Tekman), Dupont çiftinin zeki ve asi ergen kızları Zenobya (Tuba Karabey)’dır. Bir de Komşu (Nihat Alptekin) vardır. Ailede her şeyin bilincinde olan ve bu düzene itiraz eden Zenobya olacaktır.

Üç perdelik oyunun her sahnesinde, hem karakterler hem de eşyalar gitgide azalır. Gürültü duymaya tahammül edemeyen aile, altı odalı bir evde yaşarken sırasıyla üç, iki ve en son da tek odalı bir evde yaşayacak, kule şeklindeki evin en tepesine çıkıldığında Baba ve Şümürz tek başına kalacaktır.

Hayal Perdesi Tiyatrosu oyuna o kadar uygun bir sahneleme gerçekleştirmiş ve oyuncuların her biri o kadar yüksek performans gerçekleştirmiş ki, yazardan bahsetmeden önce İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz’ü neden izlemeniz gerektiğini anlatmak istiyorum.

İnkâr Nasıl Sahnelenir?

Absürd tiyatroda ‘az çoktur.’ Nesnelere ya da karakter sayısına ne kadar az yer verilirse, bu türün oyunlarında seyirci söz oyunlarına ya da düşündürülmek istenen şeye o kadar çok yoğunlaşır. Tiyatrolarda bazen karşılaştığımız, dekora aşırı önem ve fakat az içerik ve oyunculuk, gerçekten oyun izlemek isteyen bizler için zulümdür. Verilmek istenen öz‘den başka derdi olmayan Hayal Perdesi ekibi hayal kırıklığına uğratmadı. Üç sahnede de beyaz selobantlarla oyuncuların hızla mekânı daraltması harika bir fikir olmuş. Üst kata çıktıkça merdiven ağızlarını korku içeri girmesin diye bantlayan karakterler paranoyayı gözler önüne sermiş. Aleksander Popovski yönetmenliğinde sahnelenen oyunda inkâr edilen, yaşayan yokluk ve sessizliğin sesi olan Şümürz, sahne değişimlerinde de sahnede kalıp hayali dayaklarla gerilimli müzik eşliğinde dans ederek dövülüyor, seyircilerin sorgulamalarını da böylece ayakta tutuyor. Yazarın ve yönetmenin de istediği şey bu değil mi zaten?

Oyun metninde bakılmayacak kadar çirkin olan Şümürz, Hayal Perdesi’nde kirlenmiş beyaz elbisesi ve kırmızı rujuyla güzel ama yara bere içinde bırakılmış acınılası bir kadın karakter olarak karşımıza çıkıyor. Selin İşcan, bu karakteri başarıyla canlandırırken, şey‘in yüz ifadesini bir an olsun kaybetmiyor.

Peki, hiç merak etmiyor musunuz Şümürz kelimesi ne demektir diye? Oyunu çeviren Ayberk Erkay, yazar Vian’ın en büyük düşsel icatlarından biri olan le schmürz kelimesinin anlamını şöyle açıklamış kitabın girişinde: “Vian ve dostlarının kendi aralarında, kötü, işe yaramaz, ya da her hangi bir isim bulamadıkları bir şey‘i işaret etmek için kullandıkları bir söz. Şümürz anlamdan yoksundur. Zihindeki karşılığı ‘boşluk’ kelimesi değil, boşluğun kendisi’dir”. Bir tek Zenobya’nın ve biz seyircilerin gördüğü, diğer karakterlerin ise görmezden geldiği ama canını çıkarırcasına da dövdüğü Şümürz, sahnede tek bir kelime bile etmeden ‘konuşur’. Vardır ama yok kabul edilir:

ZENOBYA: (…) Altı odamız vardı ve o burada değildi!
BABA: O kim? Kim burada değildi?
ANNE: Zenobya, küçük kızım benim, kimden bahsediyorsun sen?

Baba Leon, içtiği içecekleri Şümürz’ün üzerine tükürmekte, onu boğmakta ve Zenobya hariç herkes Şümürz’ü dövmektedir. Bu metafora sadece ailenin gürültüye olan korkuları ya da yok etmek istedikleri şeyler olarak bakmak çok kısıtlayıcı olacaktır. Çünkü o her seyirciye/yönetmene göre başka bir anlam taşıyacak kadar ucu açık bırakılmış bir şey‘dir.

Gürültü ve geçmiş de seyirciye bırakılan metaforlardandır. Ailenin gürültüden kaçmasını ve geçmişe dair hiç bir şeyi hatırlamamasını eleştiren sorgulayıcı kişilik yine Zenobya olacaktır: “Bu daha ne kadar böyle devam edecek? Daha böyle kaç defa gecenin bir yarısı, sahip olduklarımızı terk edip bildiğimiz yerleri, güneşi, ağaçları arkamızda bırakıp, kaçar gibi gitmek zorunda kalacağız?… Neden oradan oraya gidiyoruz o gürültüyü her duyduğumuzda? Ne o, neyin nesi o gürültü? Söylesenize bana!”

Dileyen herkesin istediği kadar çekiştirmesine işte bu kadar açık olan, bir o kadar da özgür ve cesur oyunun yazarına İnsanın kartviziti başka şey, kendisi başka şey dedirten şey de insanların sığındıkları mevki eleştirisidir.

Özgürce Yazan ve Özgür Bırakan Yazar: Boris Vian

Boris Vian, 1959’da henüz 39 yaşında hayattan ayrılmış, birçok roman, şiir, öykü ve tiyatro oyunu bırakmış bir Fransız yazar. Dünyadaki en rahatlatıcı şeyin meydan okumak ve toplumsal kuralları reddetmek olduğunu savunan bir Patafizikçi yazarın yaşadığı yıllar, absürd tiyatronun Paris’te çok etkili olduğu, Samuel Beckett, Jean Genet, Arthur Adamov gibi isimlerin 1900’lü yılların başından 80’lere kadar tüm dünya tiyatrosuna vurucu izler bıraktığı dönem ile aynı. Absürd tiyatro yazarlarının saldırı‘sındaki hicvin en üst noktalarını hissedebileceğiniz eserlerin sahibi Vian, İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz adlı oyununda kişinin yabancılaşmasını, toplumsal değerlerin yıkılışını, vatanseverlik kalıplarının çöküşünü anlatırken, sahnede bir de Şümürz diye kocaman bir metafor bırakıyor. Kişinin sürekli bir kaçış içinde olduğunu ama bunu neden yaptığını ve korkularını bir türlü yenemezken neden kendi elleriyle yeni korkular/duvarlar inşa ettiğini gösteriyor. Sorgulamıyor, soruları bizim kucağımıza ustaca bırakıyor. Dupont ailesinin gerçeklerden kaçmak isterken uydurdukları düşleri içindeki debelenişlerini, kendilerine yenilişlerini trajikomik bir şekilde anlatıyor. Simgesel anlamıyla da sana göre ne ise o özgürlüğüne salıveriyor bizi.

Savaşı şiddetle eleştiren yazar II. Dünya Savaşı’nı görmüştür. Savaşın hem toplumda hem de edebiyatta bıraktığı derin izleri biliyoruz. Fakat ilginç bir nokta var ki oyunlarında askerlere yer vermesi savaştan çok bir gün Gallimard yayınevinden çeviri yapmak için teklif almasına dayanır. Bir generalin hatıralarıdır çevirmesi istenen. Generallerin Beş Çayı ve Medusa Başı oyunlarını bu çeviriden sonra yazmıştır. Kasaplığın Elkitabı ve Generallerin Beş Çayı oyunlarıyla bağlantılı olan İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz oyununda başroldeki Leon Dupont adına diğer oyunlarda da farklı kişilerde rastlamamız hem bu sebepten hem de Vian’ın militarizme karşı duruşundandır. Savaşa ve askerliğe sayısız göndermeler içeren bu oyunda, eskiden at kasabı şimdi yedek mareşal olan karakter Baba Leon Dupont repliklerinin söz oyunları içermesi de bu yüzden: “Bir askerin var olma sebebi, savaştır. Savaşın var olma sebebi, düşmandır. Asker üniformalı bir düşman, bir anti-militaristin gözünde iki kat düşmandır. Çünkü bir anti-militaristin vatani duyguları da herkesinki kadar güçlüdür ve dolayısıyla o da vatanına düşman olanı durdurmak için elinden geleni yapıyordur. Ama eğer düşman, asker üniformasını giyip gelmişse onun karşısına bir asker dikmekten daha iyi çözüm mü var? Bundan şu sonuç çıkıyor: Her anti-militarist orduya katılmalıdır!.”

Karakterin tiradı oyuncuyla birleştiğinde anlamlı oluyor tabii.

‘Dünyanın Merkezi Benim!’: Reha Özcan’ın Etkili Performansı

Baba Leon Dupont’un paranoyasını canlandıran Reha Özcan’ın performansı, oyunun başından sonuna kadar ama özellikle 3. Perde’de sizi koltuğunuza çiviliyor. Oyunculuk tarihine geçecek kadar iyi canlandırdığı zorlu rolün üstesinden hakkıyla gelen Özcan’ı izlerken ‘Baba, bundan başkası olamaz!’ diyorsunuz.

“Dünya, boşuna beni saran bu dünyanın ötesinde ilerlemeye gayret gösteriyor. Dünyada değişmeyen tek bir gerçek var: Onun merkezi benim!” diyen Baba, ilerleyen dakikalarda ise “Her şeyin merkezi gürültü!” diyor. Aslında kendi gürültüsü / benliği ile kaçmaya çalıştığı gürültünün aynı (mı acaba?) olduğunu sorgulatıyor.

Kendi adı Leon Dupont‘u, hayvan ve düşman kelimelerini belki de unutmamak için beyaz tebeşirle siyah yerlere yazması karakterin içinde bulunduğu çaresizliğini gösteriyor.

“..kaçmak diyoruz yani çekilmek. Peki, kimin ipi çekilir? Düşmanın. Demek ki n’olacak, devran dönecek, bu hücre…bu inziva…benim düşmana karşı zaferim olacak. Peki, hangi düşman? İşte asıl onu tespit etmek gerek”. Daha fazla anlatıp oyunun büyüsünü bozmadan bunu siz tespit etmek istemez misiniz?

Yazımın sonunda oyunun en başına dönüyorum, yani Selin Tekman’ın (henüz saldırgan Hizmetçi Cruche değilken) oyuncu naifliğiyle Polonyalı yönetmen Krzysztof Warlikowski’nin 2015 Dünya Tiyatro Günü uluslararası bildirisini okuduğu an’a.
Yönetmen: “…Biz aciz kalıyor, dehşete kapılıyor, kendimizi köşelere sıkışmış hissediyoruz. Artık kuleler dikmek gelmiyor elimizden. Duvar yapımını inatla sürdürüyoruz ama çektiğimiz duvarlar bizi hiçbir şeyden korumuyor artık… Kapının ötesinde, duvarın gerisinde ne bulunduğunu görmeye çalışacak gücümüz de kalmadı. Tiyatro’nun varlığını gerektiren ise tam bu işte. O kendi gücünü tam burada aramalı. Bakmanın yasak olduğu yerlerin iç taraflarını gözetmeli” demişti. Bir oyun ile bildiri bu kadar mı uyumlu olurdu?

Duvarlar tek tek yıkılıyordu.

Sahi sizin duvarlarınız nerede? Ya o çok güvendiğiniz Kule‘leriniz? Oyundan sonra da bir bakar mısınız duruyorlar mı hala eski yerlerinde?

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş, aynı bölümde Amerikan Tiyatrosu alanında yüksek lisansını bitirmiştir. Deneme, akademik makale ve eleştirel yazılar kaleme almasının yanı sıra tiyatro oyunları çevirmektedir. Kültür ve sanat alanındaki çalışmaları takip eder, çeşitli yayın kuruluşlarında yazar ve röportaj yapar. Beykoz Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisidir. Özel ilgi alanları Chicano/a Tiyatrosu ve Kızılderililerdir.

Aycan Gürlüyer

Comments are closed.