İlk romanlar söz konusu olduğunda -haklılığına kesin olarak emin olamayacağımız- yaygın önyargı, o romanın otobiyografik olduğunun düşünülmesidir. Pek çok yazarın aksini iddia ederek, okuru iknaya mecbur kaldığı bilinir. Tek Meyve Portakal Değildir, -bir ilk roman olarak– kitabın ön sözünde bu sorunu baştan çözmüş; otobiyografik niteliğini açıklamış olmasıyla türdeşlerinden ayrılıyor. Yine de kitabın girişinde yer alan, “Eğer bir şeyler uyduramayacaksan roman yazmanın ne anlamı var ki?” cümlesi insanı şüphelendirmiyor değil. İlk anda, bu açıklamanın yazarın, okurla bir tür kurmaca anlaşması yapma çabası olabileceği şüphesi haklı olarak duyuluyor. Roman ilerledikçe, onun; -böyle bir anlaşma varsa da, yoksa da- kurmaca anlaşmasının tarafı olmaya gönüllü bir okur yaratmada son derece başarılı olduğunu teslim edip, anlaşmanın payınıza düşen kısmını seve seve yerine getirmeye gönüllü olduğunuzu fark ediyorsunuz. Ben otobiyografik’im ama kurgusalım da diyen bir romanın dürüstlüğünün verdiği konforla okuyorsunuz.

Jeanette Winterson, okuma zevki çok satanlar aşamasının ötesine geçeli epey olmuş ve edebiyat okurunun yabancısı olmadığı bir isim. Dizüstü, Tutku, Bedende Yazılı ve Vişnenin Cinsiyeti’yle tanıdığımız ve –en azından bu satırların yazarı için– takibe değer olduğunu kabul ettiğimiz bir kalem. İlginçtir ki, yazarın ilk romanının yayımlanması, diğer eserlerinin okur zevkine sunulmasının epeyce sonrasına rastladı.

Tek Meyve Portakal Değildir, yayımlandıktan sonra, uzunca bir süre, kitabevi raflarında doğru yeri bulma mücadelesi vermiş bir roman. Bu yanından hüzünlü ama aynı zamanda neşeli bir başka hikâyenin çıkabileceğini düşündüm macerasını ilk okuduğumda. Roman 1985 yılında ilk kez basıldığında, çoğu kez yemek kitapları bölümü‘nde, marmelat yapma kitapları‘yla birlikte sergilenmiş. Daha sonra, gey/lezbiyen bölümüne taşınmış. Edebiyat raflarındaki doğru yerini alması için, modern bir klasik olduğunun kabulü ve yazarının mücadelesi gerekmiş.
Kitapla ilgili bir diğer ilgi çekici ve –bence– önemli bilgi ise yazarın kendisinden geliyor: Tek Meyve’nin düz anlamıyla okunmasını istemedim hiç. Eğer kendime Jeanette diyorsam, neden ille de bir otobiyografi yazıyor (kurmaca anlaşmasını tersine mi çeviriyorsun şimdi de Jeannette, diye sordum bu cümleleri okurken) olmalıyım? Henry Miller kahramanına Henry diyor. Paul Auster ve Milan Kundera bazı eserlerinde kendi adlarını telaffuz ediyorlar. Philip Roth da öyle. Eleştirmenler bunu şakacı bir üstkurmaca olarak kabul eder. İş kadına gelince ise, itiraf kabilinden olduğu varsayılıyor. Bu varsayım toplumsal cinsiyetle mi ilgili? Yaratıcı otoriteyle ilgili bir şey mi? Bir kadın neden kendi deneyi olamasın?”

Eğer tek meyvenin portakal olduğu dışındaki bir iddiayı asla kabul etmeyecek, bağnaz, dogmalarını yaşamındaki her şeyden çok seven bir anne –ki bu anne sizi misyoner olmak için yetiştirmek üzere evlat edinmiştir– tarafından büyütülmüş ve yaşamınızın ilk yıllarında ona içtenlikle inanmışsanız; tek meyvenin portakal olmadığını öğrenmenin acılı yollarından geçeceksiniz demektir. Winterson’un romanı, işte o yollarda ağır aksak, kiminde komik, kiminde hüzünlü ama daha çok yoksunluk çekerek yürümenin hikâyesini anlatıyor.

Küçük Jeanette, henüz bir yaşındayken Pentekostal Kilise’ye (son derece bağnaz, katı kurallara dayalı bir mezhep) bağlı ebeveynler tarafından, misyoner olarak yetiştirilmek üzere evlat edinilmiştir. Silik ve etliye sütlüye karışmaz, tek derdi fırsat yaratıp kafasını dinlemek olan baba figürünün karşında, kendini kiliseye adamış, farklı her edimi inançlarına hakaret olarak algılayan, baskıcı ve baskın bir anne modeli vardır. Jeanette’nin hayatının ilk on altı yılını şekillendirirken, hayatlarına girmesine izin verdiği tek neşe nesnesi portakal olan bir anne düşünün. ‘Canın mı sıkkın, bir portakal ye!’. ‘Hasta mısın, al sana portakal!’ ‘Atıştıracak bir şey mi istiyorsun, işte şurada bir portakal duruyor!..’ Neden başka bir meyve de olmasın, sorusu ile başlayan sorgulama olmaksızın, farklı olduğunu keşfedemeyeceksin. Daha da önemlisi, farklılığının etrafındakiler tarafından tiksinti uyandırışının getirdiği duygusal ve fiziksel acılarla baş etmeden, tek meyvenin portakal olmadığını öğrenemeyeceksin Jeanette.

Tek Meyve Portakal Değildir’in akıcı, sakin, olayı ilmek ilmek ören anlatımının birden değişmesinin okuru şaşırtan bir yanı olduğunu belirtmek için burası en uygun an sanırım. Kahramanımız Jeanette’nin, tek meyvenin portakal olmadığını fark etmesiyle birlikte, masalsı anlatımın devreye girişinin gözlenmesinin yanı sıra, roman ayrı bir lezzet kazanıyor:

“Her masal tıkanıp kalmış bir sorunla başlamaz mı? Krallık hasta. Kralın varisi yok. Prenses kayıp. Ejderha herkesi yiyor. Kahraman ölmüş.”

Kahramanı ölmüş bir masalın, kahramana ihtiyacı olmayan bir masala evrilişinin hikâyesini anlatıyor Tek Meyve Portakal Değildir. Sevin Okyay tarafından dilimize kazandırılan romanın, Jeanette Winterson’la henüz tanışmamış okur için, yazarın diğer birbirinden güzel romanlarına ilk adım olacağının inancıyla, iyi okumalar…

Kitap: *Tek Meyve Portakal Değildir,
Yazarı: Jeanette Winterson,
Türkçesi: Sevin Okyay
Yayınevi: Sel Yayıncılık, 2014

Bir felsefeci olmasının yanında iyi bir okur yazardır Mey. Durmaksızın üretir ve hatta üretmek onun için bir nevi akciğer görevi görür. Popülist yaklaşımlara yüz vermediği gibi bunu hicveden oldukça bilinen hikâye karakterleri yaratır ve bu karakterlerin ağzından fırtına gibi eser. İyi bir düşünür ve bir kitap sevdalısıdır; Çiçeği sever, yeşili korur. Bitti.

Melek Ekim Yıldız

Comments are closed.