Yapabilmenin yolunu bulduğu ilk andan itibaren insan hikâye anlatıyor ve o hikâyeleri dinlemeye meyilli başka insanların varlığı yönünden de sıkıntıya düşmüyor. Efsaneler, mitler ve masalların, gerçeğin bunaltısını alt üst etmenin bir yolu olarak, ortaya çıktıkları ilk andan başlayarak insan hayatında yer edinip; hayal gücü ile harmanlanmış gerçeği katlanılabilir hale getirmenin vazgeçilmez yollarından birine dönüştüğündendir ki; Borges’in, “İnsanların öyküler anlatmaktan ya da dinlemekten bıkacağına inanmıyorum,” cümlelerinin haklılığını temellendiren örneklerle dolu edebiyat tarihi.

Rana Dasgupta’nın, Tokyo Uçuşu İptal’i yukarıda söz ettiğim örneklerden biri olarak okunabilir. Hikâye anlatmanın ve dinlemenin, yaşanan gerçekle başa çıkmanın iyi bir yolu olduğu iddiasını etkileyici bir kurguyla ortaya koyan yazarın kitabı, yayınevi tarafından roman etiketiyle sunulmuş olsa da; karşımızda roman süsü verilmiş bir hikâye kitabı olduğunu söylemek yanlış olmaz kanaatindeyim. Yanlışsam da, bir edebi tür olarak hikâyeye meyletmiş bir okurun kayırmacı tutumu içinde olduğumun düşünülmesinin bence bir sakıncası yok.

Kitaba roman görüntüsü veren genel çerçeveye bakıldığında manzara şöyle beliriyor: Kötü hava koşulları nedeniyle başka bir kente zorunlu iniş yapmış Tokyo uçağı yolcularının büyük çoğunluğu, geceyi geçirmeleri için çeşitli otellere yerleştirilirken; -aksi bir tesadüf, kentte yapılmakta olan uluslararası zirve yer bulma konusunda sıkıntı yaratmıştır- kendileri için kalacak bir yer bulunamayan on üç Tokyo yolcusu geceyi havaalanında geçirmek durumunda kalır. Kimlikleri, milliyetleri ve nasıl insanlar olduğu belirtilmeyen bu on üç yolcunun geceyi geçirmek için buldukları yol, binlerce yıldır süren bir geleneğe tutunmaktır: Anlatmak ve dinlemek. Her hikâyenin genel karakteristiği olan büyüyü bir ağızdan onlarca kulağa geçirmek. Yazar, kurgu gereği havaalanında gecelemek zorunda kalan yolcuların durumuna ilişkin betimler içeren küçük geçişler kullansa da, kitabın temel yapısını söz konusu yolculardan hangisi tarafından anlatıldığı belli olmayan hikâyeler oluşturuyor. Anlatılan hikâye sayısı, söz konusu yolcuların sayısına eş olduğundan her bir hikâyenin, yolculardan biri tarafından anlatıldığına inanmak veya her birinin aynı kişi tarafından anlatılmış olduğunu düşünmek de mümkün.

Kitapta yer alan on üç hikâyenin genel tınısına dikkat ettiğimde görebildiklerim şunlar oldu: Dünyanın farklı ülkelerinden, geleneksel motiflerin modernizm karşısındaki durumunun alttan alta gözler önüne serildiği; kapitalizmin, kültürün maddi ve manevi öğelerinin içini oymadaki başarısının insan algısında yarattığı hasarlara acıtmadan dokunmaya çalışan alt metinler içeriyor her bir hikâye. Masalsı anlatımın, alışık olunduğu üzere, tozpembe ve kahramanların sonsuza dek mutlu yaşadıkları hikâyeler içerdiğini düşünme beklentisi, ilk örnekten itibaren masalın yalnızca biçimde yer aldığını anlamamızla ortadan kalkıyor. Aksine, insan doğasının zaaflı, tutkularına yenik düşmekten kaynaklanan kötülük üretme özelliği damgasını vuruyor hikâyelerin gelişme ve sonuç bölümlerinde. Hikâyelerin bazılarının arka planını, olayın geçtiği ülkenin kültürel motifleri renklendirirken, bir bölümünün de Borgesvari gerçeküstü bir kurguyla bir yandan gerçeği alaşağı ederken bir yandan da okurun damak tadını lezzetlendirmeyi amaçladığı söylenebilir.

Kitapta farklı coğrafyalardan on üç hikâye var önce de belirttiğim gibi. Hindistan’ı mekân eylemiş iki, Türkiye’den iki, ABD’nin ev sahipliği yaptığı iki ve şu ülkelerin atmosferinde geçen birer hikâye okuyacaksınız kitabı elinize aldığınızda: İngiltere, Polonya, Japonya, Lagos, Hong Kong, Arjantin, Paris.

Kitapta yer alan hikâyelerin gücü ve etkileyiciliği okurun algısına göre değişecektir elbette. Bu okur, tümünün aynı oranda güçlü ve etkileyici olmadığı, bazılarının kurgu ve anlatımıyla diğerlerinin önüne geçtiği görüşünde. Ekonomik kriz içindeki Arjantin’de geçen “Rüya Hurdacısı”, insanlarla yalnızca zihinsel sesiyle iletişim kuran Deniz’in Türkiye’den Almanya’ya yolculuğunun öykülendirildiği “Frankfurtlu Haritacının Evi” özellikle etkilendiğim hikâyelerden. Geleneksel kültürünü kapitalizmin ilkeleriyle sentezlemiş Japon iş dünyasının içinde var olma savaşı veren bir adamın, ruhunun derinliklerindeki zaafa teslim oluşunun öyküsünü anlatan “Oyuncak Bebek” adlı hikâyenin de çok dikkate değer olduğunu düşündüm okurken. Son olarak da, İstanbul’da birbirlerini görür görmez aşka düşen iki yabancının olanaksız aşkını olabilirliğe dönüştüren kanatları kesik o kuşa vurulduğum, “İstanbul’da Randevu” adlı hikâyenin de benim açımdan etkileyici olduğunu söyleyebilirim.

Tokyo Uçuşu İptal bir roman mıdır yoksa ana kurgunun içine yerleştirilmiş hikâyelerden oluşan bir öykü kitabı mıdır, bu tartışmaya epeyce açık. Türe ilişkin sorunu bir yana bırakırsak, hikâye severlerin zihninde uzun zaman yer edecek, kitabı sonlandırdıklarında belirgin bir tatmin yaşacakları bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Zaten “Bir başkası olmak için yanıp tutuşan bütün mutsuzlar için hikâye anlatmak; kendi sıkıcı gövdeleri ve ruhlarından kurtulabilmeleri için keşfedilen bir hiledir,” diye yazmıştı Orhan Pamuk Kara Kitap‘ta. Öyleyse de; olmasaydı bazılarımızın eksik kalacağı bir hiledir hikâye bence. Hileye meyilli bünyeler için hoş bir tat olur umuduyla, keyifli okumalar.

Kitap: Tokyo Uçuşu İptal
Yazarı: Rana Dasgupta
Türkçesi: Deniz Keskin
Yayınevi: Metis Yayınları

Bir felsefeci olmasının yanında iyi bir okur yazardır Mey. Durmaksızın üretir ve hatta üretmek onun için bir nevi akciğer görevi görür. Popülist yaklaşımlara yüz vermediği gibi bunu hicveden oldukça bilinen hikâye karakterleri yaratır ve bu karakterlerin ağzından fırtına gibi eser. İyi bir düşünür ve bir kitap sevdalısıdır; Çiçeği sever, yeşili korur. Bitti.

Melek Ekim Yıldız

Comments are closed.