Yaratıcılıktan mütevellit sıra dışılık ile alelade deliliği eşdeğer görmek ana akım ideolojinin ve gericilerin; bir de şarlatanların bayıldığı bir şeydir. Ama gerçek farklıdır…

Nobel Ödülü kazanmış yazarların yapıtlarına önyargı ile yaklaşırım. Önyargı her zaman, düşünüldüğü kadar kötü bir şey değildir. Çok zaman haklı gerekçeleri olduğu ortaya çıkar ve insanı zaman kaybetmekten korur. Nobelist yazarların hangi saiklerle bu ödüle layık görüldüklerini irdelediğimde çoğu zaman siyasi telakkilerin ön planda olduğunu görürüm. Bu siyasi telakkiler kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi fakir fukaranın, garip gurebanın, ezilen zümrelerin ve aşağı tabakanın değil bilakis efendilerin lehindedir daima. Yine de hayatı çocuksu, naif gözlerle izleme aşamasını çoktan geçmiş biri olarak varsılların, efendilerin ve iktidarın diliyle konuşanların edebiyatında bile okunmaya değer üstün sanatsal yaratılar bulunabileceğini kabullenmiş; dahası bundan istifade eder hale gelmiş birisiyim. Örneğin; İslamofobia’nın ekstrem düzeyde arttığı, üçüncü dünyadan nefretin azdığı, dünyada savaş tamtamlarından başka bir sesin duyulmadığı, sınıfsal nefretin lanetinin ırkçılıkla birleşerek tüm kara derili, esmer ve arabik görünümlülere yöneldiği yıllarda esmer tenli, Indian bir göçmen olan V.S. Naipaul’un, majestelerinin diliyle üçüncü dünyayı aşağılamasından herhangi bir ders çıkarabileceğimi eskiden olsa aklıma getirmezdim. Lakin sözkonusu “ironik ırkçılık”(?!) söylemi yazarının Taklitçiler adlı romanını okuduğumda bu görüşümü modifiye etmek zorunda kalmıştım. Üçüncü dünya insanının taklitçiliklerden, komplekslerden ve eziklikten mütevellit öykünme ve “mış gibi” yapma seyrüserüvenleri ancak bu denli çarpıcı anlatılabilirdi.


Bunun konumuzla ilgisi ne?

Bağlantı, İngilizlerin pretend dediği “mış gibi yapma” taklit etme ve öykünme ve de şarlatanlık bağlamında….

Açalım…

V.S. Naipaul

Taklitçiler – V.S. Naipaul

Doğrusu ben yaratıcılıkla deliliğin bir alakası, bir ortak paydası olduğuna inananlardan değilim. Sadece şunu biliyorum; Delilik de deha da sıra dışıdır. Sadece ve sadece sıra dışı olmak ortak paydasından yola çıkarak dâhiliğin de delilik gibi bir şey olduğunu düşünmek, öne sürmek, iddia etmek gerçek bir kavrayışsızlık değilse eğer başka kötü niyetli düşüncelere dayanıyor olmalıdır. Dâhilerin emsalsiz yaratı ve yapıtlarını ortaya çıkarırken sergiledikleri sıra dışı davranışlar alelade insan için anlaşılmazdır. O nedenle ortalama birey dâhiyi yadsır. Ondan hazlanmaz; dahası nefret eder. Bu doğaldır. Bunu delilikle eşdeğer göstererek lanetlemek, kovmak, boğmak ister. Bu konuda hiç de yalnız değildir. Çünkü müesses nizam; eskiyi yok edip yeniyi getirecek yaratıcının dehasından da, yaratısından da varlığından da nefret etmekte onu ilk fırsatta boğmak istemektedir zaten.

Toplum ve müesses sistem bunu iştiyakle yapar…

Bunu yaparken de yaratıcıyı bir nevi deli gibi göstermeyi ihmal etmez; hatta ona sığınır.

Yaratıcıyı itibarsızlaştırır…

Oysa delilerin davranışları gerçekten saçma, akıldışı, zararlı ve kötü iken; dâhiler çağı bir adım öteye taşıyacak; akıllılığın da en üst aşaması olan bir tür avangard uğrunda helak olmaktadırlar. Fakat ortalama birey ve muhafazakar toplum düzeni hiçbir yenilikten hoşlanmadığı için onu delilerle aynı kefeye koyarak soyut bir kozanın içinde enterne eder. Kuşkusuz bu, uzun süre devam edemez ve genelde dâhilerin dehaları geç de olsa ortaya çıkar. Bir zamanların lanetlenen, dışlanan, kovulan, çilekeş ve büyük yaratıcıları birer baş tacı, birer tapınç ögesi, birer ikon haline getirilirler bu sefer. Tahmin edileceği gibi çok zaman iş işten geçmiş, sözkonusu dâhiye bu dünyada cehennem azabı yaşatılmış ya da erkenden ölümle buluşması sağlanmıştır. Hele hele büyük dâhi ebediyete intikal ettiyse onun ulviyetinden ve dehasından bu sefer tutku ve coşku ile bahsedilemeye başlanır. Çünkü büyük yaratıcı artık yaşamıyordur; ayağa kalkıp ikiyüzlülüklerini suratlarına çarpacak ya da yepyeni avangard yaratılarla ortalığı yeniden karıştıracak halde değildir.

Burada da durulmaz; yaratısını, ideallerinin tam tersi amaçlarla kullanmak için sistem yanlısı eleştirmenler seferber edilir. Bambaşka bir retorik kurulur. Aslında bu, çok romanesk bir insanlık ve toplumsallık durumudur.

Bu “Saykıl” sürekli böyle çalışır. İnsanlığın en başından beri… Bitmek tükenmek bilmez bir emme basma tulumba gibi… Ben kişisel olarak toplumun bu alanda gösterdiği iki yüzlülükle hâlâ barışamadım. Sadece bu konuda yapılabilecek bir şey olmadığını, insanlığın bu şekilde ilerlemek zorunda olduğunu kabullendim.

Bunu yaşamın asal yasaları arasına kaydettim.

Taklitçiler-V.S.Naipaul

Taklitçiler-V.S.Naipaul

Ama yine de; tüm bu kabullenişime rağmen; dâhilerin karizmasından yararlanmak için, kendilerini bir dâhi gibi sergileyerek deli pozuna giren, “mış gibi” yapan şarlatanlardan nefret etmeden yapamıyorum. Sıra dışı davranışlar sergileyip, işret meclislerini şirretlikle zehirleyen, ahlakdışı ve ölçü bilmez tavırlarla ortalığı birbirine katan ve bu tür rezilliklerin dâhilikten mütevellit bir tür delilik olduğu imasını yaymaya çalışan sanatın ve edebiyatın şu ayak takımından iğrenmeden edemiyorum. Ve üstelik bu tür şovmenler bizim gibi tam gelişmemiş ülkelerde öylesine çok ki… Neredeyse sanat ortamlarının kahir çoğunluğunu teşkil ediyorlar.

Kimi zaman aslında birer “rate” oldukları halde; öldükten sonra değerlerinin anlaşılacağını iddia eden budalalar da katılır bunlara. Rantı yenen iki süfli teselli çeşmesidir bunlar… Deli pozuna girip büyük yaratıcılarla aynı hamurdan olduğu edasını yaymak veya çok değerli olduğunu; o yüzden anlaşılamadığını ileri sürerek havalara girmek.

Taklitçiler romanında bunun başka bir tarzı anlatılıyordu. Ama çok güzel anlatılıyordu. Sırf o romanın hatırına V.S. Naipaul’ın günahlarından pek çoğunu bağışlamıştım. Ama deli pozuna girerek bana büyük yaratıcı pozu atan sahtekârları bağışlamaya hiçbir zaman niyetim olmaz. Çünkü eksperler bilirler… Dâhilikten ileri gelen sıra dışı davranışları… Ve gerçek deliler, kurnazlar, taklitçiler ve şarlatanları…

Gerçek yaratıcılardan; dâhilerden rol çalmaya çalışan bu şarlatanları da onları iştiyakle kullanan ana akım ideolojiyi de onaylamak, bağışlamak; mazur görmek ya da göstermek kâbil değildir.

Hikmet Temel Akarsu

Yasak Meyve Dergisi’nin Ocak 2011 sayısında “Delilik ve Dâhilik” dosyası kapsamında yayımlandı.

Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, kendini yaşam düşü olan yazarlığa adadı. Roman, öykü, deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen hemen her alanında ürün verdi. Sanatçı Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesi olup halen İstanbul'da Sanat Ekibi'nin Sanat Danışmanlığı'nı sürdürmektedir.

Hikmet Temel AKARSU

Comments are closed.