Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka anlamına gelen bukağı, tutsaklığı temsil eden bir nesne… Bukağının yüreğe vurulması ise müthiş bir imge yaratıyor zihinlerde. Öyle ki, bu noktada iç özgürlükler de sınırlanmış, kişinin düşünce ve duyguları bile kısıtlanmış ve yaşamı tam anlamıyla bir karabasana dönüşmüş demektir. Tomris Uyar’ın dördüncü öykü kitabı Yürekte Bukağı’nın yayımlanma tarihi (1979) dikkate alındığında, yazarın bu kitabına, insanı böylesine çıkmaza sürükleyen ve zorlu bir acıyı temsil eden bir ad vermiş olma nedenini biraz olsun anlamak mümkün oluyor.

Yürekte BukağıAynı yıl Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan bu kitabındaki öykülerinde Tomris Uyar, sıkıyönetim döneminde yaşamın her alanında yüreklerine bukağı vurulmuş kişileri odağına alıyor o incelikli öykü estetiği içinde. Toplumsal gerçekleri dil içinde dönüştürerek yazınsal gerçekler halinde kurgulayan, bu kurgulamayı kısa öykünün olanakları ve deneyselliği içinde gerçekleştiren Tomris Uyar’ın, dönemindeki yaygın toplumcu gerçekçiliğin kendine özgü şablonlarından hayli uzakta yazdığı görülüyor. Kitabı okurken en çok bu farklılık ve özgünlükten etkilendiğimi belirtmeliyim her şeyden önce. Füsun Akatlı bir yazısında, Tomris Uyar’ın Yürekte Bukağı’sının çok arınmış ve has bir yapıt olduğunu belirterek, gerisindeki özümsenmiş kuramsallığı hiçbir biçimde satırlarının arasına taşımamakta; katkısız yazınsallığına hiçbir ayrışık öğe karıştırmamakta çok özenli olduğunu vurguluyor.

Tomris Uyar, yazın günlüklerini topladığı Gündökümü’nde kendi yaşamına paralel olarak, yazma süreçlerini ve öyküye dair düşüncelerini de dile getirdi. Öykülerindeki özenli dili ve edebiyat kaygısını günlüklerine de taşımış olduğu için Tomris Uyar’ın günlükleri yazınsal tat alınarak okunan günlükler arasında yer alır. Gündökümü’nden aktardığım satırlarda yazarın öykü türü ve genel olarak edebiyat anlayışına ilişkin ipuçları sunduğu görülmektedir: “Gerçek bazen gerçeğe tıpatıp benzemeyebilir. Gerçekçi sanatçı, eğer sanatçıysa bize yaşamın sıradan bir fotoğrafını sunmaya çalışmaz, tam tersine gerçekten daha üstün, daha çarpıcı, daha inandırıcı bir gerçek önsezisi aşılar bize. Sanatın özü, önsezinin belli bir biçimde kullanılışı, ustalıklı, bulgucu geçişler aracılığıyla ve yalnızca kurgu becerisiyle, önemli olaylara güçlü bir ışık tutup geri kalanları arka plana alarak vermektir. Kısa öykü tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır. İnsanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır.” Yalnızca bu sözler bile Tomris Uyar’ın öykülerini yazarken ve edebiyata bakarken nasıl bir yol izlediğini net olarak ifade etmektedir. Öykü yazarının, hiçbir zaman gerçeğin sıradan bir taklidini ya da yansımasını sunmadan, kurgunun ve deneyselliğin olanaklarını genişleterek, gerçek önsezisi aşılayarak yapıtını oluşturduğunu; bu amaçla odağına aldığı yaşam kesitine güçlü bir spot ışığı tuttuğunu dile getirmektedir. Gerçeği bütünüyle sanat yapıtlarına aktarmak olanaksız olduğu kadar gereksiz ve sanatın aleyhine işleyen boşuna bir çabadır da. Tomris Uyar, kısa öyküde ifadesini bulan yaşam kesitlerinin kurgu dâhilinde aktarımıyla, gerçekliğe insan yaşantıları üzerinden temas etmenin daha gerçekçi bir edebi tutum olduğunu dile getirerek, öykülerinde toplumcu gerçekçiliğe özgü kalıpların dışında şekillenen başka bir yazınsal gerçekçi tarzın sürdürücüsü olmuştur. Füsun Akatlı, Tomris Uyar için şöyle yazıyor: “Birey-toplum diyalektiğinin düğümlerini, benim ‘insan cevheri’ dediğim tılsımla çözüyor. Bunu bağırmadan,’edebiyatçılığından’, yazının can damarından hiç kopmadan yapıyor. Üç paha biçilmez şeyle: Şiirle, sevgiyle, bilinçle yazıyor.” Bu sözler, Tomris Uyar’ın yazınsal kişiliğini özlü biçimde betimlemekte ve yorumlamaktadır.

Bu yorumu anahtar olarak kullanıp Yürekte Bukağı’nın içindeki anlamlar dünyasına girince, kitapta yer alan tüm öykülerde birey-toplum arasındaki karşılıklı /karmaşık ilişkilerde oluşan birtakım kırılma ve kopmaların insanı odağa alan bir bakış açısıyla işlendiğine, öykünün her şeyden önce bir sanat olduğu gerçeğinin esas alındığına ve öykü estetiğinden, nitelikli edebiyattan hiçbir zaman ödün verilmediğine tanık oluyoruz. Bu anlamda, Tomris Uyar, düşünceleriyle öyküleri uyum içinde olan yazarlardan biridir ki bu da aynı zamanda edebi bir tutarlılığa da işaret eder.

Kitap, Anlat Bana adlı öyküyle başlıyor. Bu öyküde aralarında belli belirsiz ve adlandıramadıkları bir duygu olan kadın ile adamın yine belirsizliğe açılan buluşmaları anlatılıyor. Diyalogların başarılı ve işlevsel kullanımı öykünün estetik değerini yükseltiyor. İki kişilik bu duygusal belirsizlik öyküsünde karşılıklı konuşmalara yüklenen gizil ve çoğul anlamlar, seçilen sözcüklerin içindeki yoğunluklar, örtük ifadeler, duraklamalar ve susmalar, öykünün yapı, kurgu ve anlatım açısından bir bütün olduğu gerçeğinin güçlü bir kanıtı olarak var oluyorlar ve aynı zamanda öykü kişilerinin iç dünyalarına birer pencere açıyorlar. Metin içinde yer yer bilinçli olarak bırakılan boşlukları tamamlayarak okuduğumuzda öykünün bütünselliğine ulaşmak mümkün oluyor.

Güneşli Bir Gün büyülü bir betimleme ve masal etkisi bırakan atmosferiyle ilgi uyandıran bir öykü. 12 Eylül öncesinin puslu, dumanlı, alaca karanlık toplumsal havası yazarın inanılmaz bir masal diliyle yarattığı atmosferde dilin içinde başka bir boyut kazanarak var oluyor bir kez daha. Bu puslu havada renkler tükenmiş, her yere ölümün gri renkli soluğu egemen olmaya başlamıştır. Sanki kentin, toprağın üzerine ince bir naylon torba geçirilmiş gibidir, boğucu ve soluk aldırmaz bir torbadır bu. Kenttekilerin yaşamı, bu soluk aldırmayan, özgürlükleri yok ederek bukağı etkisi yapan torba yüzünden tutsak hale gelmiştir. Cezaevi kapısından girmek üzere olan bir tutuklu ve aynı anda oradan geçmekte olan bir otobüsün içindeki yolcuların çeşitli yorumları… Çoğu yorum, kişilerin içinden hızla geçen düşünceler biçiminde verilir. Güneşli Bir Gün, yazarın pek çok öyküsü gibi, yaşamdan enstantaneler halinde yazılmış, farklı kesimden insanları birkaç fırça darbesiyle anlatan, parçalı kurgudan bütüne ulaşan sıkı bir öykü. Güneşli Bir Gün’de tam anlamıyla bir durum öyküsü kotarmıştır Tomris Uyar.

Süt Payı da, kentteki dış mahallelerden birindeki yaşam kesitlerini, okurun zihninde anlamlı bir bütün yaratacak şekilde sunan, parçalı bir kurguyla yazılmış, öykü karakterleri yaşayan insanlar kadar bizlere yakın duran bir öykü. Toplumsal sorunların ayrıntılar içinde gösterildiği bu öykünün köyden kente göç, kenar mahallelerde yaşama tutunmaya çalışan yoksul insanlar, bakımsız ve hasta çocuklar… gibi birçok toplumsal ayrıntı, insanı odağa alan “duygulu, bilinçli ve şiirli” bir biçem üzerinden anlatılıyor. Bu öyküde Tomris Uyar’ın ustalıklı dili bütün parıltısıyla kendini sergiliyor. Sözcüklerin ses uyumlarına bile dikkat ederek yazıyor Tomris Uyar; bakış açılarını sık sık kaydırarak dıştan içe, nesneden zihne geçişler yapıyor. İç konuşmalara yer veriyor. Bu öyküde kronolojik zamanın bozulduğu, hikâyenin zaman akışının bölünmüş olduğu görülüyor. Önceden vuku bulan bazı olaylar daha sonra anlatılarak, zamanın akış yönü değiştirilmiş. Zaman ileriye geriye sardırılırken Latin Amerika öykücülüğüne benzer büyülü, masalsı bir tarz ve üslup denenmiş.

Ayşe Haklı adlı öyküde artık bitmiş bir evlilik ilişkisinin içinde yer alan kadın ve adam, çocukları dolayısıyla zaman zaman buluşurlar. Ancak ilişkiyi taşlaştıran, donduran bir şey oluşmuştur aralarında ve bu durum asla düzelmemektedir. İletişimsizliğin öyküsüdür bu aslında. Ayrıntılarda titiz bir yaklaşımın sergilendiği öyküde, kişi kaydırmaları yoluyla yeni bir tekniğin denendiğine; parantez içindeki adlardan yola çıkılarak anlatıcının kim olduğunun görülmesinin sağlandığına tanık oluyoruz. Yazar kullandığı teknikler ve biçem yoluyla zihinleri saydam hale getirerek, öykü kişilerinin zihinlerinin içine ayna tutuyor adeta. Akan Sularla daiç konuşmalar, diyaloglarla apartmana tıkılmış insanlara, tükenen evliliklere açıyor okuru.

Kitabın en ilginç öykülerinden biri Düş Satmak. Bu öyküde yazarın düşsel bir atmosfer yarattığını görüyoruz; ama asıl ilginç olanı, bu düşselliği yaşamın gündelik, sıradan gerçekliği ile yan yana verebilmesi; ya da daha doğru bir deyişle gündelik yaşamı düşsel ve masalsı bir boyuta açabilmesi. Bu öyküde de büyülü gerçekliğin izleri var bana kalırsa. Düşlerde, romanlardaki imge evreni içinde yaşayan genç kızın küpe bakmak üzere bir kuyumcu dükkânına girmesi sonrasında gerçekleşen olaylar, tam anlamıyla bir masal gerçekliğine alıp götürüyor bizleri. Alice Harikalar Ülkesi’ndeki Alice nasıl ki açılan bir kapıdan bambaşka bir gerçekliğe açılıyorsa, öyküdeki genç kız da dükkânda alt kata açılan kapaktan içeri girip iç kısımdaki merdivenlerden inerek bambaşka bir dünyaya, bir düş evrenine giriyor. Zaten kuyumcu dükkânından girmeden önce zaman ve mekân duygusu yavaş yavaş silinip bir belirsizliğe açılmaya başlamıştı genç kız. Kitapların, romanların içindeki kişilerle özdeşleşiyor; o kitaplardaki zaman ve mekânlara açılıyordu. Bu öyküde de diyaloglarla esrarengiz bir atmosferin içinde soluk alan gizemli kişiler yaratılmış durumda. Düşsellikle, yaratıcılıkla, gerilim noktaları ve merak boyutuyla kitapta beni en çok etkileyen öykülerden oldu Düş Satmak.

Ilık, Yumuşak, Kahverengi Şeyler adlı öyküde saç ile simgelenen cinsellik ve aşk, saçların kesilmesi ile sona eren bir yaşam ilgiyle okunuyor. Öykünün yoğunluğu o denli fazla ki, birkaç cümle içinde yazar pek çok gerçeği dile getirmeyi başarıyor: “Küçük kız, evin güneşsizliğini, çocuksuzluğunu, Rıfat Beyin ölümünden bu yana panjurları bir kere bile açılmamış küflü yatak odasının, eski cibinliğin, Bahriye Hanımın geceleri sokulacak ten bulamayan ihtiyar bacaklarının soğuğunu, Fıtnat’ın ezikliğini, kamburluğunu ta içinde duydu.” (s. 64) Bu öyküde de zamanın ileri geri yer değiştirmesi, öyküdeki küçük kızın büyümesi ve iç konuşmalarıyla olayı yorumlaması, dedesinin yüreğinde gizlediği sevdayı daha o yaşlarda keşfedip sezmesi hayli etkileyici.

Dikkat Kırılacak Eşya, özellikle iç konuşmalar ve geçmişin muhasebesi üzerine kurulu olan bir öykü. Uzun Ölüm, bir yalnızlık öyküsü… Görselliğin ağır bastığı paragraflarda betimlemeler yapılırken, öteki kısımlarda diyalog ağırlıklı bir anlatıma yer verilmiş. Bu öyküde de iki ayı zaman parçası iç içe. Enis Bey ölmeden önce olanlarla öldükten sonra olanlar farklı bir sıralama ve düzenleme içinde yer alıyorlar; iki ayrı zaman parçası öyküde iç içe anlatılıyor. Yürekte Bukağı yazarın adlarını verdiği bazı yabancı yapıtlardan kolajlamalara da yer vererek oluşturduğu modernist bir öykü. Her iki öykü de Ada’da geçiyor. Adı verilmeyen bu adanın Marmara Adası olduğunu anlıyoruz Gündökümü’ne açılınca. Önceki öykü gibi yine Enis Bey’in ölümünün konuşulduğu bir öykü Yürekte Bukağı. Enis Bey’in adının etrafında oluşan söylence havası öyküyü kuşatıyor yavaş yavaş. “Ölü bir zamansızlık kokusu dolanıyordu Ada’da. Yaz, çekilmiş bir diş gibi yokluğuyla zonkluyordu.” (s. 95) cümlesinin imgeleri, başlı başına bir şiir yazdıracak kadar güçlü çağrışımlar yaratan imgeler.

Yürekte Bukağı, çoğu parçalı kurguya sahip öyküleriyle okuru bütünselliğe yönlendiren, iç konuşmaları diyaloglarla örgüleyerek insan gerçekliğine açılan bir öyküler toplamı. Dönemin toplumsal renklerinin dile getirilmesi ustaca ve sezdirerek gerçekleşiyor bu kitapta. Görsellik ve ince ayrıntılar, işlevsel olarak öyküye dâhil ediliyor. Yazar öykülerinde şiirsel dile önem vermiş; sağlam bir dil mimarisi ve dil musikisi kurmuş durumda. Öykünün anlattığı durumun öncesi ve sonrasının ifade edildiği boşluklar ve suskular, geçişler ve dönüşümler, öykülerin daha iyi anlaşılması açısından da önemli.

Sonuçta, Yürekte Bukağı o yıllarda Tomris Uyar’ın yeni biçim ve biçem arayışları içine girdiği dönemi müjdeleyen önemli bir kitabı. Bir öykünün ne denli yoğun ilgi ve dikkatle, ne denli zorlu sancılarla doğduğunu anlatan Gündökümü’nden bazı satırları aktararak sözü Tomris Uyar’a vermek ve sesimi onun sesine katarak bu yazıyı bitirmek istiyorum: “24 Kasım 1977- Marmara Adası’nda bomboş bir otelin taşlığında, geniş bir masada oturuyorum. Adalılarla. Sabah, Ada’nın arka sokaklarını, dik yokuşlarını, kumsalı dolaştım. Yemek pişirdim, çünkü otel kapalı. İçimde bir hikâyenin usul usul biriktiğini duyuyorum. Şakaklarımda korkunç bir basınç var. Her imgeden, her sözden belirtgeler kapıyorum. Gece, bir sürü öyküyle uyudum. Dışarıda fırtına dört dönüyordu. Gemiler kıyıya yanaşamıyor. Havanın buyruğundayım, mahpusum burada. Bu imgelerin belleğin oyuklarından süzülüp damıtılması kolaylaşacak böylelikle.”

Hülya Soyşekerci

Okuma Önerileri:
Tomris Uyar, “Gündökümü, Bir Uyumsuzun Notları, I, II” YKY, İstanbul, 2003.
Füsun Akatlı, “Öykülerde Dünyalar”, Boyut Yayınları, İstanbul, Mayıs 1998.

* Hülya Soyşekerci, “Mavi Harfler Atölyesi”, Komşu Yayınları, 2012, sayfa: 63-70

İstanbul'da Sanat Editoryal Takımı; Güzel sanatlar, edebiyat, müzik ve tiyatro öğrenimi görmüş dört kişiden oluşan bir ekiptir. İstanbul'da Sanat içeriğinin düzenlenmesinde etkindirler. İçeriğie alınacak etkinlik, makale, söyleşi ve yazının danışma kurulu onaylı takipçisi ve karar vericisidirler.

Editor

Comments are closed.